Bir darbe geldi başıma

“Bu yazı 5 Mayıs 2016 tarihinde Jiyan‘da yayınlanmıştır.”

“bir darbe
geldi başıma
bir darbe.”

Mor ve Ötesi bu güzel şarkısında her şeyi açıklıyor aslında. Kenan Evren’den bugüne darbe kültürüyle yoğurulduğumuzu, tarafımıza sürekli olarak demokrasi vadedilirken, demokrasiden kastettiklerinin darbelerden ibaret olmasını çok güzel işliyor.

Dün akşam, neredeyse aylardır konuşulup havuz medyası tarafından hazırlıklarına dahi başlanan ve gerçekleşeceğine kesin gözüyle bakılan bir darbeye şahit olduk. 29 Nisan’da atama yetkilerinin parti başkanının elinden alınmasıyla tamamen çatlayan Erdoğan-Davutoğlu ilişkilerinde, dün akşamki toplantı kırılma noktasıydı. Savaş ve insanlık suçlularının  kavgasında taraf olmasak da, kendi adıma harcanan bir siyaset insanı profilinin varlığına üzüldüm. Her ne kadar görüşmenin gerçekleştiği odada bulunmasak bile; neler konuşulduğunu, nasıl bir atmosferin hakim olduğunu ve tarafların psikolojilerini az çok tahmin edecek kadar yaşanmışlığımız var. Bazı kesimler hala ısrarla “Ama silah yok” deseler de gerek ülkemizde gerekse dünyada, 4 Mayıs 2016 Darbesi’ne benzeyen ve pratikleri aynı olan örnekler mevcut.

Erdoğan’ın harcadığı insanları elele tutuştursak Edirne’den Kars’a yol olacağı malum. İşte tam da bu yüzden espriyle karışık bir şekilde ama aynı zamanda gayet ciddi bir tonla Demirtaş seçim meydanlarında, bizler ise sosyal medya ve sokaklarda en başından beri, başta Davutoğlu olmak üzere, tüm biat edenleri uyarmaya çalıştık. “Bakın,” dedik, “harcanacaksınız” dedik. “Erdoğan’ın yanında kim kalabilmiş ki siz kalacaksınız?” dedik. Ama dinletemedik.

7 Haziran seçimlerine uzatılan hukuksuz el sonrasında, bu sürecin sadece HDP ile kalmayacağını, hatta kendi kadrolarına dahi uzanacağını az çok tahmin ediyorduk. Yanılmadık da. Davutoğlu’nun özellikle karşı devrimci havasındaki demeçleri (Dündarlar ve akademisyenler ile ilgili), Avrupa’ya vizesiz seyahat görüşmelerindeki görünürlüğünün artması ve Erdoğan’ın bir nebze de olsa geri planda kalması, biat kültürü ile gelişip bugünlere gelen bir makam için tabi ki kabul edilemezdi. Ancak Erdoğan, Davutoğlu’nun Başbakan seçilme sürecinden dün akşama kadar her şeyi çok iyi yönetti; bu konuda da hakkını yememek lazım. Öncelikle Davutoğlu’nun genel başkan seçilmesi bile başlı başına bir stratejiydi. Her ne kadar genel kanı parti içinde sevilen bir insan olduğu için seçildiği olsa da, aslında tersi bir durum söz konusuydu. Tam da sevilmediği için seçilmişti, çünkü Erdoğan’ın herhangi bir karizmaya ve sevgi yumaklığına sahip bir insanı Başbakan yapmayacağı çok barizdi. Belki kendisi de bunun farkındaydı ve bunu yıkabilmek için ön plana çıkmaya çalıştı, ancak ayaklarının üzerine kalkamadan ciddi bir omuz darbesi yedi.

Şunu net bir şekilde ifade etmemiz gerekiyor. Davutoğlu da tüm kabine gibi, siyasi hayatı boyunca beceriksiz bir politika üretti. Halk odaklı değil, isim ve ego odaklı bir anlayış sergiledi. Bunun sonucunu ise her zamanki gibi halklar ödedi. Ortadoğu bataklığına çakılan stratejilerinin, akabinde kan gölüne dönen Türkiye şehirlerinin mimarlarından birisi oldu. Neticede başkonsolosluğunu IŞİD’e terkeden, Reyhanlı’nın sorumlusu olarak alakasız saçma isimleri suçlayan birinden bahsediyoruz. İşlediği/göz yumduğu savaş suçları da cabası. Şimdi biat edip ortak olduğu suçların bedelini harcanarak ödüyor. Sadece bununla kalsa yine iyi. Kulislerde dönen ve gerçeklik payı yüksek olan bir başka iddia ise, bütün sorumluluğun Davutoğlu’na yükleneceği.

Ancak tüm bunların dışında, asıl sorun AKP tarafından ülkenin gelmiş geçmiş en sağlam biat kültürünün geliştirilmiş olması. AKP’lilerin, gözlerinin önünde harcanan insanları göre göre ve kendilerinin de bir gün harcanacaklarını bile bile ısrarla bu kısır döngüden uzak durmamaları, biat etmenin AKP içinde ne denli önemli olduğunu gözler önüne seriyor. Erdoğan’ın parti üzerinde çok net bir biçimde hissedilen vesayetinin sorgulanamaması, parti içi demokrasi açısından çok büyük bir sorun.

Bir tarafta, kesinlikle kendi varlığının unutulmasını göze almayan ve kendisinden öne çıkan bir lideri parti içerisinde bardındırmaya niyeti olmayan Erdoğan, diğer tarafta ise mevcut krizi zamana yaymaya çalışan bir Davutoğlu var ki kriz yönetimindeki başarısızlığını biliyoruz. Bana kalırsa, Davutoğlu aday olmasa bile pes etmeyip, parti içerisinde can havliyle son istişareleri de yaparak çekebildiği kadar ismi tarafına çekmeli. Zaten AKP grubunun belli bir yüzdesinin Davutoğlu’nun peşine takılacağı kulislerde konuşuluyor. Davutoğlu her ne kadar kuklalık yapıp, “stajyer başbakan” olarak insanların diline düşerek kendi kaderini tamamen Erdoğan’a teslim etmiş olsa da, sonuç itibariyle sadece AKP’lilerden değil, her kesimden azımsanmayacak sayıda insan, Davutoğlu’nun direnmesi gerektiğinden yana bir tavır ortaya koyuyor. Bunların dışında, önemli tartışmalarda verdikleri demeçlerle muhalif tavırlarını ucundan ucundan sergilemekten geri durmayan Arınç ve Gül gibi isimler ise bu konu hakkındaki fikirlerini henüz beyan etmiş değiller. Davutoğlu’nun onlarla herhangi bir temas kurup kurmayacağı ise şimdilik belirsiz olsa da, şahsen “harcanmış insanlar” kategorisindeki isimlerin, Davutoğlu’na “hoşgeldin kader ortağımız” tadında bir karşılama merasimi hazırlayacaklarını düşünüyorum.

Bu yazının yazıldığı saatlerde, AKP olağanüstü kongresinin 22 Mayıs günü yapılması kararlaştırıldı. Her şeyin oldukça hızlı ilerlediği, bir haftada bir yıllık gündeme ev sahiplik yapan güzel ülkemizde neler olacağını hep beraber bekleyip göreceğiz.

Yorum Bırakın:

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır

Site Footer