Ne yapacağız bu medya etiğini?

Bir gazeteci ve siyasetçi arasında arkadaşlık denen bir samimiyet sağlıklı değil. “Arkadaştık bu yüzden yolladım” diyerek bunun arkasına sığınmak beceriksiz bir şekilde sorumluluktan kaçmak demek. Eğer bir siyasetçi ‘Off The Record’ şerhi koymadan cevap veriyorsa, cevap ne olursa olsun bir haber değeri taşır ve bundan sonrası gazetecinin inisiyatifindedir

Yaklaşık iki aydır geçirdiğimiz oldukça renkli seçim sürecinin aksine, bir o kadar da renksiz bir seçim gecesi yaşadık. Bu seçime de uzun zamandır olduğu gibi usulsüzlükler ve sandık başlarındaki şiddet olayları damgasını vurdu. Ancak bir olay var ki, çoğu insan “Başka derdimiz mi yok?” deyip tartışmak istemese de, ben kendi adıma bu tartışmayı başka polemiklere mahal vermeden yapmak istiyorum.

Muharrem İnce’nin seçim gecesi İsmail Küçükkaya’ya WhatsApp üzerinden yazdığı “Adam kazandı” meselesi aslında çok yönlü bir tartışma olsa da, ben “etik” üzerinden gitmek istiyorum. Etik bildiğiniz üzere sadece medyaya mahsus bir kavram değil, aynı zamanda felsefenin de alt dallarından birisi olarak hayatımızın hemen her kısmında önemli bir rol oynuyor. Etik doğru davranışı analiz ve teşvik eder. Gazetecilik etiğinde ise bu mesele hangi haberin hangi şartlarda hangi tekniklerle yoğrulup halka sunulacağı meselesine evriliyor.

Etiğin önce politikacı tarafından bakalım. Tabii burada ilk sorgulanması gereken mesele, Erdoğan ve havuz gazetecileri arasındaki ilişkiyi eleştirirken de sıkça dile getirilen gazeteci ve siyasetçi dostluğu. Seçim akşamı gördük ki, gazeteciler ve politikacılar arasındaki ilişkinin, evrilerek sorunlu bir hal almaması için belirli düzey ile sınırlanması gerekliliği büyük bir önem taşıyor. Bu düzeyi nasıl, kim belirleyecek diye soracak olursak da, en azından WhatsApp üzerinden milyonlarca insanın haber beklediği bir olayla ilgili mesajlaşmayacak kadar sınırlansa yeter. Gazeteci ve politikacı arasındaki ilişki, “gazeteci ve kaynağı” ilişkisinden bir şekilde evriliyorsa da, taraflar bu ilişkiye güvenip birbirlerinin görevlerini aksatmalarını beklememeli. Kaldı ki İnce’nin Küçükkaya’dan beklentisi tam olarak da bu yöndeydi. Hiçbir zaman oluşmaması gereken bu özensiz ilişki üzerinden, zaten yeterince baskıya maruz kalmış, gazetecilerin “ben sadece bana söyleneni yaptım” argümanıyla kolaylıkla tüm sorumlulukları üzerlerinden atabildikleri bir medya ortamında, kaybedilen bir seçimin sabahında Küçükkaya’yı hedef alan söylemler hiç de ‘etik’ değil.

Haberdir

Tabii bu açıklamalardan sonra ibre ve parmaklar doğal olarak İsmail Küçükkaya’ya döndü. Kendisine yöneltilen en sıkıntılı eleştirilerden biri de bence Küçükkaya’ya “Haber değeri olan bir şey karşısında ahlaki bir duruş gösterme” zorunluluğunun dayatılması ve ardından gelen klasik linç girişimleri. Ben buna karşın öncelikle Küçükkaya’yı gecenin en önemli gazetecilik başarısı için tebrik ediyorum. Hepimiz biliyoruz ki ahlak gibi sorunlu ve nereye çekersek oraya gidebilecek bir kavram karşısında, tamamen bağımsız olması gereken bir mesleğin birbirine ısrarla entegre edilmeye çalışılması işi daha da zorlaştırıyor. Çünkü ahlaki değer dediğimizde benim aklıma gelen şeylerden en önemlisi haberin nasıl elde edildiği. Eğer haber değeri olan bir veriyi, ahlaki değerleri sorgulayarak işleme alacaksak veya almayacaksak zaten gazetecilik yapılmasının herhangi bir anlamı olmuyor. Mesela, çok da ahlaki olmayan birtakım yöntemlerle elde edilen 17-25 Aralık ses tapeleri haberleştirilmese miydi? Tabii ki haberleştirilmesi gerekiyordu, çünkü bu haberde gazetecilere göre bir kamu yararı vardı ve kanunlar kamu yararı söz konusu olduğunda haberin elde ediliş şeklinin çok da önemli olmadığını söylüyor. “Habere konu olan bazı olaylarda, kişilik haklarına saldırıda bulunulmuş olsa dahi kişinin hakları feda edilebilir.”

Aynı şey bence Küçükkaya için de geçerli. Artık oy sayımlarının son demlerine girilmiş, İnce ortalarda yok ve Sosyal Medya’da adamın kaçırılmasından tutun bir odada rehin alındığına, hatta FOX’un basılarak yayınlarının durdurulmasına kadar varan bir dezenformasyon denizi oluşmuş, herkesin sorgulamadan bu çöpün dağıtımına katkıda bulunduğu bir sürece dönüşmüş. Bu kirli süreçten sonra hangi ahlaki etik Küçükkaya’nın yaptığının gazetecilik faaliyeti olmadığını ve kamu yararı gözetmediğini söyleyebilir? Bence gazetecilere zoraki yüklenmeye çalışılan bu sorumluluk, mesleğin kamu ve toplumsal ilişkiler ile olan bağını büyük hasarlara uğratıyor. Çoğu gazetecinin tezlerinde yer verdiği Saxer’in Morressi’den yaptığı alıntı ise konuya dair çok şey açıklıyor. “Gazetecilik üzerine sürdürülen etik tartışmalarının önemli eksiklerinden biri, etik gazeteciliğin her şeyden çok, bir kişisel ahlak sorunu olarak anlaşılmasında yatar.”

Gazetecinin inisiyatifindedir

Tartışmanın duygusal boyutunun çok büyük olduğunu belirtmekte fayda var. Hatta bu yönü o kadar büyük ki, mesleki teknikler rahatlıkla görmezden gelinebiliyor. Çünkü yapılan gazetecilik faaliyeti keyfimizi kaçırıp umudumuzu yok etti, hatta gecemizi zehir etti. Ama bu demek değil ki yanlışı eleştirmeyeceğiz. Tabii ki bu noktada Küçükkaya’ya yine duygusal reflekslerle “Niye arkadaşından yayınlamak için onay almadın” sorusu sorulabilir. Ancak tekrar belirtmekte fayda var. Bir gazeteci ve siyasetçi arasında arkadaşlık denen bir samimiyet sağlıklı değil. “Arkadaştık bu yüzden yolladım” diyerek bunun arkasına sığınmak ise beceriksiz bir şekilde sorumluluktan kaçmak demek. Eğer bir siyasetçi ‘Off The Record’ şerhi koymadan cevap veriyorsa, cevap ne olursa olsun bir haber değeri taşır ve bundan sonrası gazetecinin inisiyatifindedir. Çünkü elinizde gazeteciye o cevabı vermenizi sağlayan bir veri mevcuttur. Zaten teknik olarak takıldığım şeylerden biri, İnce’nin elinde veri olmasına karşın bizimle paylaşmayıp veriyi WhatsApp üzerinden bir gazeteciyle paylaşması.

İşin özeti şu ki, Muharrem İnce gafil avlandı. Kendisi de zaten, karşısındakini suçlayan bir dille de olsa hata yaptığını söyleyerek özür diledi. Muhtemelen “Sonuçları beklediğim için halka konuşmadım” deyip, on küsur yıllık deneyimli bir siyasetçi olarak vahim bir iletişim hatası yapmasaydı bunların hiçbiri zaten yaşanmayacaktı. Burada bence tartışılması gereken şey, İnce’nin gazeteciler ile olan ilişkisinin ne kadar sağlıklı bir zemine oturup oturmadığı olmalı. Bu yüzden “Demek ki gazeteciyle arkadaş olmamamız lazım, her an bizi satabilir” tarzı söylemler doğruca uzay boşluğuna doğru gidiyor. Çünkü burada savunduğum şey, karşıdaki kişinin bir politikacı olması durumunda ve belli şartlar oluştuğunda pratiğe dökülmesi gerekenler. Onun dışında bir gazeteci ile bir memur arkadaşının muhabbeti halkı zaten ilgilendirmez.

İsmail Küçükkaya dışındaki bazı gazeteciler ise bu olayın ardından “Ben de İnce ile konuştum ancak kimseye söylemedim” diyerek saatlerce bir cümle de olsa haber bekleyen toplumdan gerçekleri sakladıkları için kendileriyle garip bir şekilde övünüyorlar. Savunma mekanizmalarını hareket geçiren şeyi ise “Halkı düşündük” diyerek açıklıyorlar. İşte etik ve ahlak bence tam da burada devreye giriyor. Halktan gerçeği saklayarak onları koruduğunu sanmak mı etik, yoksa kendisine birinci ağızdan gelen ham veriyi halkla paylaşmak mı etik? Üstelik bu mesajı saklama taraftarı olan gazetecilerin, yıllardır oy veren ve belli bir savunma mekanizmasına sahip seçmenleri “Haberi duysalardı sandığı terk edebilirlerdi” diyerek küçümsemeleri ve onların yerine düşünmeleri de bence ayrı bir tartışma konusu.

“Bu yazı 26.06.2018 tarihinde Sendika.Org‘da yayınlanmıştır.”

Yorum Bırakın:

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır

Site Footer