Dekadans

“İçgüdüsel olarak, kendine-zararlı olanı seçmek, “çıkarsız” güdülerin cazibesine kapılmak, adeta dekadansın formülünü vermektedir. Naif bir biçimde “Ben artık beş para etmem” demek yerine, der ki, dekadansın ağzındaki ahlak-yalanı: “Hiçbir şeyin değeri yok – yaşam beş para etmez.”  Nietzsche

Referandum için artık son virajdayız. Kalan son iki günde, hem evet hem de hayır cephesi kendilerince Anayasa değişikliğini yorumlayıp, seçmenleri kendilerine çekme çalışmalarına büyük bir gayret ile devam ediyor. Ancak gerek sosyal mecralarda izlediğimiz sokak röportajlarında, gerekse kendi çevremizdekilerle ettiğimiz muhabbetlerde sizin de kesinlikle dikkatinizi çekmiştir. Referandumda bir şekilde rakibimiz olan insanların büyük bir kısmı, Anayasa değişikliğini okumamış olan, hatta daha da kötüsü merak dahi etmeyen insanlardan oluşuyor. Kendileri bunun nedenini de güzelce sıralıyorlar ve sadece bir insanın isminin olduğundan dolayı destek olacaklarını açıkça söylüyorlar. Sahada evet kampanyası için çalışan arkadaşlarla yapılan ve arkadaşların utana sıkıla savundukları eylemin hangi maddede anlatıldığını bilmediklerini söyledikleri röportajı izlemişsinizdir. Dolayısıyla Halil Cibran’ın sözü bu noktada birçok şeyi anlamlı kılıyor: “İnsan bir fikirle sarhoş olunca, bu fikir hakkındaki en çürük ifadeyi bile leziz bir şarap olarak kabul eder.” Şarabı afiyetle içtik. Peki ya bundan sonrası?

Yaş ve eğitim farketmeksizin, politik bilinçte oluşan boşluğun, yıllardır tek bir kişi ile zoraki doldurulduğu ender ülkelerden biri olduğumuzu söylemek herhalde yanlış olmaz. Dolayısıyla insan bilincine her yönüyle hükmeden birinin, insanın tercih mekanizmalarını da kullanılmaz hale getirmesinde üstüne yok. Salt olarak bugünün referandum sürecinden bahsetmek tabi ki konuyu eksik kılacaktır. Çünkü ülke olarak sadece yerel seçimleri değil, birçok kez önümüze iki tercihin konulduğu seçimler de gördük. Verilen kararların ise politikliğe değil, “adamlığa” dayalı sonuçlar doğurduğunu tecrübe ettik. Şahsen bir muhalif olarak kimseyi aşağılamadan her türlü sonuca daima saygı duydum ancak bazı açık seçik durumlar var ki, bence ne saygıyı ne de hoşgörüyü hakediyor. Zira Sennett’in de dediği gibi tüm fikirlere bir şekilde saygı duyabilmeye çalışmak, hiçbir sınırlamaya ve hududa sahip olmadığı için bizler için de yorucu bir hale gelebiliyor.*

Burada fikirlere saygı duyup duymamayı tartışmayacağım elbette. Bahsettiğim şey, ülkenin yeni kanaat önderi haline getirilip kanal kanal dolaştırılarak siyaset konuşturulan Tuğçe Kazaz. Kendisi dün beş saatlik bir periyodun sonunda Twitter’dan referandum kararını açıkladı. Yaptığı açıklamada ise yeni anayasa maddelerini okuduğunu, ülkeye bir korku imparatorluğunun hakim kılındığını ve muhaliflerin acımasız bir şekilde cezalandırıldığını bildiği açık bir şekilde görülüyordu. Ben yazarken siz de okudunuz. Gördüğünüz gibi buraya kadar her şey gayet normal değil mi? Ancak Kazaz, herkes “Hayır” yazacağını sanarken, anlattıklarına rağmen yine de “evet” diyeceğini beyan etti. Bu kafa karıştırıcı ve tutarsız beyana karşı ne hissetmemiz gerektiği konusunda halen ikilemler yaşadığımı belirtmem gerekir. Öfke? Üzüntü?  Şunu rahatlıkla söyleyebilirim; bırakın Anayasa değişikliğini anlamayı, okumaya dahi tenezzül etmeyen insanları bir kişiye karşı duydukları tutkulu aşkları sebebiyle anlamak bir yere kadar mümkün olabiliyor. Ancak bir olayı anlayıp tehlikelerini dile getirerek kabul etmeyi anlamak nasıl mümkün olabilir ki? Üstelik ben, bu kararın sebebinin karşılıklı çıkar ilişkileri sonucu doğan bir fikir olduğunu da düşünmüyorum. Belki çürümüşlüğün son halkası, belki başka bir sıfat. Adını siz koyun. Ancak özellikle de bilinçli bir şekilde verilen bu kararların, pamuk ipliğine bağlı olan özgürlük düşlerimizin bağını daha da gevşettiği sanıyorum ki bir gerçek.

Bu duygularımın esas sebebi, bu fikirlere sahip insanların varlığının hiç de azımsanamayacak bir şekilde fazla olduğunu bilmek. Burada yine, çağının ahlaki değerlerine karşı güçlü bir savaş yürüten Nietzsche’ye danışmak istiyorum. Ona göre hakiki olduğu öne sürülen her türlü sözde gerçeklik, insanlar tarafından üretilmiş ve yine insanların boyunduruk altına girmesine yardımcı olabilecek şeylerdir. Bunun normalleşmesini ve artık toplum hücrelerine entegre olmasının karşılığını ise tam olarak “Dekadans” olarak açıklayabilirim. Ancak dekadansın temel sebebini, bir adama fütursuzca bağlılık hissi duyan insanlarla açıklamak pek de mümkün değil. Çünkü bu insanlar senaryoda sadece, bu çürümüşlüğün taşıyıcıları ve doğal olarak da dağıtıcıları konumundan başka bir role sahip değiller. Dekadansın asıl sebebi zaten sosyolojik ve felsefi kavramlarla açıklanamayacak derecede komplike ve umutsuz. Yine de şunu söylemekte fayda var. Yaşlı ve genç artık hepimizin bir şekilde içine sürüklendiği politikanın başaramayacağı yegâne şey, modern toplumlardaki bu çürümüşlüğü ortaya çıkaran temel rahatsızlığın uzaklaştırılabilmesidir. Yani bu sebeplerin ortadan kaldırılması, hiçbir zaman politikanın becerilerinden biri olmadı, belli ki yakın dönemde de olmayacak. Böylece kitlelerin inatçı öfkeleri ve anlamsız bağlılıkları da, toplumun bir sorunu olarak kalmaya devam edecek.

Peki hal böyleyken, örneğin neden işi politika olmayan bir futbolcu, faizlerin düşürülmesi gerektiğini söyleyip politikaya bulaşmak isteyebiliyor? Ya da Tuğçe Kazaz kanallarda neden ve hangi sıfatla analiz yapıyor? Popüleritesi yüksek olan bir insanı, her düşüncesine değer verileceği yanılgısına düşüren şey de nedir? Bana göre bu tarz illüzyonlar, şiddet veya kaba kuvvetin başka bir türü. Tarih boyunca bilginin şiddeti hiçbir zaman yok edememesine karşın, görüldüğü üzere kaba kuvvet her fırsatta bilgiyi ve bilimi fütursuzca kullanabiliyor. Bu durumda gerçek bir bilgi toplumuna geçiş sürecinden nasıl bahsedebiliriz ki? Bu bölüm de ayrı bir yazıda, ayrı bir tartışma konusu olsun.

Böyle Buyurdu Zerdüşt’te Nietzsche’nin yazdıklarını hatırlayalım. “Böyle der erdemi arayan: Utanç, utanç, utanç! İnsanın tarihi budur işte!” 

Nietzsche’in bahsettiği bu utanç dolu tarih, tüm coğrafyada büyüyerek serpildi. Erdemi arayan insanlar ise, bu senaryoda daima kurban rolündeydi. Dolayısıyla insanın bir gün kararlarından utanç duyacağı günler her zaman geldi ve kapımızı çaldı, çalmaya da devam edecek. 28 Şubat sürecini ve %95 ile halkın onayını alan Anayasa değişikliğini hatırlayalım. O da yetmezse 90’ları hatırlayalım. Bugün o dönemleri yaşayan insanların, “Siz o dönemleri yaşamadınız, hergün insanlar birbirlerini öldürüyordu” argümanını sunarken duydukları büyük utanç ve başlarının öne eğilmesi geçmiş için ne anlam ifade edebilir ki?  Bugün vicdanlar 30 yıl öncesinin, 20 yıl öncesinin utancıyla kavruluyorsa, 30 yıl sonra da bugün verdikleri kararlar nedeniyle kavrulması muhtemel. Bunu bilerek, halihazırda yaşanmaya devam eden şeylerin bir nebze de sorumlusu olarak hissetmemek için herkesi bir kez daha demokrasi ve barışta birleşmeye davet ediyorum.

*Sennett, R (2004). Saygı (B. Ümmühan, Çev.). Ayrıntı Yayınları

Yorum Bırakın:

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır

Site Footer