Snowden sonrası dünyada yaşamak

“Böyle bir toplumda yaşamam mümkün değildi, yanlış bir şey yapmadım ama bana çok ağır bir bedel ödeteceklerini biliyorum. Bir daha evimi görebileceğimi sanmıyorum”Edward Snowden

Hayatımızın sürdürülebilirliği artık hiç kuşkusuz ki teknolojik gelişmelere bağlı. Yediğimiz yemekten oturduğumuz koltuğa kadar, gerek temin gerekse üretim aşamasında sürekli internet ile haşır neşir olmak durumundayız. Her ne kadar gördüğümüz gelişmeler karşısında “Bunun üstü ne olabilir acaba?” diye sık sık kendimize sorsak da, aslında artık önemli olan şey teknolojinin ne denli geliştiği ya da gelişebileceği değil, gelişirken ne denli güvenli olduğu. Kullandığımız teknolojiler hayatımızı kolaylaştırmasına kolaylaştırdı, ancak şahit olduğumuz olaylar ve özellikle elektronik ortamda kendimizin dahi bir şekilde ulaşabildiği bilgiler, bizlere kişisel verilerin korunmasının vazgeçilmezliğiyle ilgili oldukça önemli dersler de verdi.

Dün çok konuşulan Snowden filmini izledim ve izlerken evdeki tüm teknolojik aletleri paramparça ederek yakmayı hayal ettim. Assange ve Snowden gibi sızıntı gazeteciliğinin başını çeken insanları en başından beri dikkatle takip etsek de, yaşananların bu denli akıcı anlatılması, facianın boyutunu tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Çünkü devletlerin kişisel veri güvenliğini hiçe sayan eylemleri insanı dehşete düşürebilecek düzeyde. Foucault, gözetimi anlatırken Panopticon Hapishanesi’ni, Orwell ise Büyük Birader’i metafor olarak kullanıyor. Bu örneklerin günümüz için önemi, modern toplumlardaki egemen ve iktidarları oldukça başarıyla temsil etmeleri. Çünkü içerisinde yaşadığımız toplum, bu metaforlarda olduğu gibi olabildiğince geniş ve kanunsuz bir gözetim ve denetim tehlikesiyle karşı karşıya. Konu Foucault ve Orwell örnekleri üzerinden okunduğunda, enformasyon toplumu olarak adlandırılan topluluğun giderek gözetim toplumuna dönüştüğünü yaşayarak görüyoruz. Üstelik iktidarın, toplumun bu yönünü denetim altına almak için hayata geçirdiği uygulamaları gördükten sonra, insanların henüz Snowden gibi kamera gördüğü yerde korkmak gibi tepkimeler gösterebilecek kadar kamerafobik olmamaları bu şartlar altında oldukça şaşırtıcı.

2007 yılında Türkiye’nin istihbarat birimlerinde ateşli bir telefon dinleme krizi yaşandı. Bu krizin asıl kaynağı ise geçtiğimiz aylarda Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından “Pisliğin kaynağı” olarak nitelendirilen ve 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında kapatılan TİB’in (Türkiye İletişim Başkanlığı), tam 40 bin telefonun dinlenmesine olanak sağlamasıydı. İstihbarat birimleri bir mahkeme kararıyla TİB’e gidiyor ve dinlemeleri gönüllerince yapıyorlardı. Hatta TİB o zamanlar en fazla dinlenme kotasının 40 bin olduğunu belirterek “İşi biten hattı çıkartın ki hemen yenilerini bağlayalım” diyerek 40 binlik kapasitenin de artmasına imkan veriyordu. 17-25 Aralık dinlemeleri de baz alındığında, o günlerden bugüne, 40 bin kişilik dinleme kapasitesinin milyonlarla ifade edilebilecek kadar kişiye ulaştığını tahmin etmemek, Snowden’i izledikten sonra oldukça imkansız hale geliyor. Filmde de yer aldığı üzere hükümetler, herhangi bir sebepten dolayı fişlediği bir insanı takibe aldığında, takibi sadece onunla sınırlı tutmuyor. Kardeşi, eşi, anne-babası, onların arkadaşları, eşleri dostları, onların da konuştukları, onların da konuştukları derken izleme ağı olabildiğince genişleyerek tek bir kişinin dinlenmesiyle başlayan bu kirli takip milyonlarca kişiye ulaşıyor. Snowden zaten bizlere bununla ilgili geçmişte bir ipucu veriyordu: “Mesajlarınız hiçbir izin olmaksızın okunabiliyor. Ben şahsen, bireyler ve grupları izlemek için özel algoritmalar yarattım.”

Peki Snowden’in bahsettiği bu algoritmalar neler olabilir? Çok klasik bir örnekle bunu açıklayabiliriz. Devletler için öncelikli şey, bizlerin internetteki kullanım alışkanlıklarımızı öğrenmek ve Google’ın aritmetiği gibi bize özel bir profil oluşturmak. Google algoritması bunu çok iyi başaran sistemlerden biri ve sadece ufak bir örnek. Kelimelerle arama motorunda iPhone 6 diye ararsak ya da bu telefonla ilgili birkaç makale dahi okusak, Google’da gezinmeye devam ederken kıyıdan köşeden iPhone 6 reklamları çıktığını, sayfalarda ise öne getirildiğini rahatlıkla görebiliriz.

“Terör” bahanesiyle takip

En basitinden kullanıcıları izlemeye yarayan ve geçmişlerini depoladığı iddia edilen PRISM isimli programın 9/11’den sonra Bush tarafından uygulamaya konulduğu bilinen bir gerçek. Snowden’in sızdırdığı belgelere göre PRISM’e dahil olan şirketler Google, Facebook, Microsoft, Apple, Yahoo, AOL, Verizon ve Sprint. Bu saydığımız şirketlerin program üzerindeki işlevi ise, bize ait olan kişisel bilgilerin PRISM adlı programa eklenmesine olanak sağlamak. Bush’un ardından ise Obama bu programın gelişmesine katkı sundu. Ancak Snowden’in yaptığı ifşalardan sonra ABD “terör”ü bahane göstererek bu programı savundu. Hatta bugüne kadar 50 teröristin bu çalışmalar sayesinde yakalandığını belirttiler. Ancak hepimiz biliyoruz ki, rasyonaliteden uzak bu “terör” bahanesi hemen hemen tüm dünya ülkelerinin, halkın üzerinde kısıtlayıcı kararlar alırken kullandığı bir kavram. Takiplerin amacı suçla mücadele olarak gösterilse de, hükümetler insanın “özel yaşamın gizliliği” hakkına ve onun diğer vazgeçilmez unsuru olan “haberleşme özgürlüğüne” sürekli olarak saldırı halinde oldular. Kaldı ki özel yaşamın gizliliği hakkı, AİHS’de de düzenlenmiştir. Ancak görüldüğü gibi dünyada zorba ve kişisel haklara saygı duymayan devletler olduğu kadar, kendini bunları insanlara göstermeye adayanlar da var. Her ne kadar kimi kesimlerce hain olarak nitelendirilseler de, ifşa olan pisliğin açığa çıkarttığı enerjinin boyutuna baktığımızda öyle olmadığını anlayabiliriz. Mesela büyük Watergate skandalında da bunlara şahit olmuştuk. Vietnam’a dair atılan yalanlardan tutun, Oliver North’a kadar ABD’nin halkı nasıl kandırdığına yakından bakma imkanımız olmuştu. Snowden de aynı şekilde, ABD’nin kişisel güvenlik konusunda Anayasayı nasıl ezip geçtiğini ifşa ederek tarihe geçti. Olay Obama’nın “Her ülke bir diğeri hakkında az çok istihbarat yapar” diyerek geçiştiremeyeceği kadar büyüktü. Çünkü ABD, aralarında 35 dünya liderinin de bulunduğu milyonlarca özel hayata izinsiz ve hukuksuz bir şekilde sızmıştı. Daha sonraki süreç aslında Türkiye’ye de benzer bir şekilde işledi. Devlet özeleştiri vermek yerine daha da hırçınlaştı. Snowden’in sızıntılarını yayınlayan The Guardian hedef haline geldi, ancak geri adım atmadı. Bunun sonucunda da 2014 yılında Plutzer ödülünü aldı. Snowden sızıntılarının ardından, özellikle 9/11’den sonra “güvenlik önemli” diye düşünmeye başlayan ABD halkı bunu sorgulama yoluna giderek “Güvenlik mi yoksa özgürlük mü?” sorusunu tekrar gündeme getirdi.

Dünyanın neresinde olursak olalım, bu şartlarda bir gazeteci ya da aktivist isek, kendi veri güvenliğimizi sağlamak adına en azından bazı temel kuralları öğrenmekle yükümlüyüz. Bununla ilgili günümüzde karşılaştığımız sorunlardan birisi üşengeçlik. Bu konuda ben de özeleştirimi rahatlıkla verebilirim. Mesela dışarıdan kesinlikle izlenemeyecek kadar güvenli bir anlık mesajlaşma uygulamasını yüklemiyoruz, çünkü program bize hız vadetmiyor. Açılış ve kapanışında bizlere 2 saniye kaybettirdiği için tercihimizi hızdan yana yapıyoruz. Ancak esas olan şu ki, sabredeceğimiz 2 saniye, bizlere 2 yıllık bir verinin güvenliğini getirebilir. Tabi aynı şey tarayıcılar ve diğer programlar için de geçerli. Zira tek tehlike devletler değil. Kâr odaklı ticari şirketler de bilgilerimizi meta gibi satarak kişisel haklarımızı ihlal ediyor. Özellikle sosyal medya mecralarının veri gizliliği konusundaki politikalarına, linkteki “Ücretsiz Köleliğin Dijital Boyutu” başlıklı yazımda değinmiştim.

Peki Snowden bizlere neler öneriyor?

– Snowden, mesajlaşmalarımızı mutlaka şifrelememiz gerektiğini söylüyor. Bunun için de Signal’i öneriyor. Signal açık kaynak kodlu bir yazılım ve diğer anlık mesajlaşma programlarının aksine bizlere üçüncü bir kişinin izlemeyeceğine dair güvence veriyor

– Şifrelerimizi unutmamak adına birden fazla hesapta aynı şifreyi kullanan bir insansak, muhtemelen 5 yıl önce kullanmayı bıraktığımız mail hesabımızın şifresiyle, şimdi kullandığımız mailimizin şifresi de aynıdır. Dolayısıyla 5 yıl önce kullandığımız hesap hacklendiği takdirde, şimdiki mailimizin de hacklenmesi olası görünüyor. Bu yüzden Snowden parola yöneticilerine başvurmayı öneriyor. Bu programlar bize özel parolalar üreterek kendi hafızasında tutuyor ve şifreleri karıştırmamızı da imkansız hale gertiriyor.

– Önümüze çıkan reklamları engellemek burada önemli bir yere sahip. Flash ve Java gibi eklentiler bizler için bir virüs ya da saldırı niteliğinde olabiliyor. Snowden bu yüzden reklam engelleyici yazılım ya da eklentileri kullanmayı öneriyor.

– Snowden tarayıcı olarak mutlaka Tor’u öneriyor: “Bence Tor şu ana kadar tasarlanmış projeler arasında özel hayatın gizliliğini en çok kucaklayanı. Şahsen Tor’u hep kullanıyorum. İşe yaradığına dair şüpheniz olmasın. Tabii Tor’un kurşun geçirmez olduğunu söylemiyorum. Tor’un yaptığı, belli bir ölçüde güvenlik sağlayıp fiziksel ortam ile bağlarınızı koparabilmesidir.” Tor maksimum güvenlik sağlamak için yukarıda bahsettiğim flash ve java eklentilerini dahi oynatmaya izin vermiyor.

– Özellikle Facebook gibi mecralarda karşımızdaki insanın bizim uğraşlarımızı, izlediğimiz filmleri ya da herhangi bir bilgimizi bilmesini istiyoruz. Bu istek gayet de doğal bir şey. Ancak bunu bilmeleri zorunlu değil. Bu sıkıntı güvenlik bilgileriniz için de geçerli. Mesela Facebook annenizin kızlık soyadını bilmek zorunda değil. Snowden’in de belirttiği gibi, uğradığımız sayfa, tıkladığımız her link toplanıyor, gerekiyorsa engelleniyor ve önümüzdeki yıllarda tarafımıza karşı kullanılmak üzere depolanıyor. Daha kötü olanı ise, bu yapılanlar bizim tıklamalarımızla yapılıyor. Bir siteye üye olurken okumadan onayladığımız üyelik formları vb. formlar için tamamen gönüllü olmuş sayılıyoruz.

– Bilgilerimiz, yazılarımız, fotoğraflarımız ya da tarafımıza ait tüm materyalleri bir harddiskin içinde “şifreli” bir şekilde saklamamız gerekiyor ki çalınma durumunda bile kimse içeriğine erişememeli. Mesela bu şifreleme için de yukarıda bahsettiğim gibi parola programlarını kullanabiliriz.

– Snowden’e göre en önemli şeylerden biri ise iki aşamalı kimlik tanıma. Bu sistemi internet bankacılığı uygulamalarında sıkça görüyoruz. Parolamızı giriyoruz, ancak içeriğe tamamen erişebilmek için telefonumuza gelen sms’teki şifreyi de girmemiz gerekiyor. Bu kendi hesaplarımız için de geçerli olabilir. Twitter, Facebook ve Gmail gibi mecralar ikili aşamalı kimlik tanıma sistemiyle uyumlu olarak çalışan platformlardır.

“Bu yazı 7 Aralık 2016 tarihinde Dekadans ve Korsan Parti‘de yayınlanmıştır.”

Yorum Bırakın:

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır

Site Footer