Kolombiya’da ‘Barışa hayır’ın ardından

Uzun bir süredir büyük umutlarla takip ettiğimiz Kolombiya – FARC barışına ait referandum dün oylamaya sunuldu. Katılımın %37,42’ye zar zor ulaştığı seçimlerden çıkan sonuçlarda barışı istemeyen %50.22 gibi bir oran söz konusu. Bu durumda halkın %60’ından fazlasının katılmadığı bir oylama sonucu ne kadar meşru olur, ne kadar geçerli kılınır orası da ayrı muamma. Aynı gün Macaristan’da AB’nin mülteci politikalarına karşı yapılan referandumda da katılım az olduğu için oylama geçersiz sayıldı.

Katılım oranından bağımsız olarak siyaset bilimcilerin neden hayır dendiği konusundaki bir görüşü, savaştan zarar gören insanlarla yeteri kadar iletişim sağlanamaması. Tarafların, halkın genelini barışa ikna edebilmek için ürettikleri iletişim stratejisinin pek de başarılı olmadığı aşikar. Barış görüşmeleri yaklaşık 4 yıl önce başladı ve bu konu halka açıklandığında sadece ülkenin yüksek makamlarının ağızlarından gelen açıklamalar vardı. Halk bir bakıma kendisiyle birebir muhatap bulamıyordu. Kurulan hakikat komisyonlarının üç tane temel görevi vardı:

-Savaş süresince neler yaşandığının netleşmesine katkı sunmak ve çatışmanın karmaşıklığına tam bir açıklama getirebilmek.
-Kurbanların tanınmasına katkı sunmak ve bunu teşvik etmek.
-Diyalog atmosferini teşvik etmek.

Bu maddelerin ne denli yerine getirilip getirilmediği, belki de önümüzdeki süreçlerde karşılıklı olarak verilecek özeleştirilerden sonra daha da netleşecektir. Ancak bazı gözle görülmesi gereken yönler de var. Geçtiğimiz yıl 7 Haziran’dan sonra sona eren Türkiye’deki barış görüşmelerinin iyi tarafı, halkın içine girecek ve iletişimi sağlayacak insanların “akil insanlar” adı altında görevlendirilmeleriydi. Hükümet tarafından belirlenmiş 63 kişi, Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde çeşitli illerde insanlarla temas kurarak sempozyumlar düzenlemiş ve demokratik açılım sürecini insanlarla paylaşmışlardı. Görüşmelere özel tasarlanan STK’lar dan da ayrıca sürece destek geliyordu. Ancak Türkiye’deki barış görüşmelerinin handikabı ise uluslararası nitelikte ve uluslararası gözlemciler eşliğinde olmamasıydı. İşte Kolombiya ve FARC görüşmelerinin de en büyük avantajı buradaydı. Barış görüşmeleri sadece iki taraf arasında kapalı duvarlar ardında yürütülmedi. Uluslararası bir geçerliliği vardı ve gerek Birleşmiş Milletler gerek başka devletler olsun izleme heyetindeydi ve oylama sonucunda barışa hayır oyu çıkmasına rağmen, yürütülen görüşmelerde her ne kadar “Hayır” oyu çıksa da, BM’nin kanatlarının altında geçerliliğini sürdürmeye devam ediyor. Evet, barış şimdilik sürüyor ancak tarafların “B planımız yok” açıklaması, her ne kadar görüşmelerin şeffaf olsa da, oldukça temelsiz bir yapı üzerine kurulduğunu da açıkça gösteriyor.

Sadece siyasette değil, ekoloji olsun, eğitim olsun bence hayatın her alanında insanları evet ya da hayıra sıkıştırmamak gereken bazı tercihler söz konusu. Türkiye’de bu tercih en son Gezi sürecinde “Gezi Parkı yıkılsın mı?” referandumunun yapılacağı söylentisiyle ortaya çıkmıştı. Devlet her şeye rağmen referandumda ısrarcıysa bile, bu referandum insanların özgürce haber alma hakkını kullanabileceği, özgür bir medya ortamının olmadığı ve B planlarının yapılmadığı bir atmosferde kesinlikle yapılmamalı. Gezi’deki ağaçların yıkılıp parkın betonla kaplanmasının, antidemokratik bir atmosferde halka sorulmasının ardından çıkacak herhangi bir sonuç hiçbir şekilde meşru olmayacaktır. Aynı zamanda birleştirici bir anayasa inşa edilmeden ve toplumun dönüşmesini hızlandırıcı yapılar oluşturulmadan tepeden inme bir barış projesinin halka sunulmasının da hem sorumsuzluk, hem de bir o kadar gayrimeşru olduğu görüşündeyim.

Kolombiya’da bu sonuca rağmen tarafların açıklamasına göre savaş başlamayacak ve büyük ihtimalle de yeni yöntemler inşa edilecek. Fakat savaş olsun ya da olmasın, demokrasi ile yönetildiğini iddia eden ülkelerde özellikle Kolombiya’nın barış oylamasında ortaya çıkan % yarımlık oy farkı, demokrasinin ne denli temsil edildiğini ve halkın gerçek isteğinin “savaş” olup olmadığına dair çeşitli soru işaretleri bırakıyor. Peki % yarımlık azınlığın, yani kan dökülmesini istemeyen insanların talebi nasıl karşılanacak? Ya da post demokrasilerde referanduma alternatif olarak üretilen çözüm önerileri karşımıza ne olarak getiriliyor? Bir siyaset bilimci olmadığım için haddim olmayarak bir çözüm önerisi tabi ki sunmuyorum ancak demokrasiyi demokratikleştirmenin yolları aranmaya tam gaz devam etmeli.

Yorum Bırakın:

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır

Site Footer