Depremi de unutmadık, hayatımızı peşkeş çekmenizi de

“Bu yazı, 17 Ağustos 2016 tarihinde Jiyan‘da yayınlanmıştır.”

Büyük Marmara Depremin’in üzerinden, dile kolay tam 17 yıl geçti. 17 yıl önce çocuk olanlar bugün üniversite çağında, genç olanlar ise birer aile yaşantısı kurdular. Resmi rakamlara göre 18.373 kişi hayatını kaybetti, 48.901 kişi yaralandı (1), 505 kişi sakat kaldı, 285.211 konut ve 42.902 işyeri kullanılamaz hale geldi. Bir de buzdağının görünmeyen kısmı var. Yani resmi olmayan rakamlar. Gayrı resmi tabloya baktığımızda felaketin sonuçları giderek katlanıyor. 30 bine yakın ölü, 100 bini aşkın yaralı, 133 bini aşkın çöken bina, yarım milyondan fazla evsiz kalan insan…

Toplanma alanları ranta açıldı

Öncelikle ülke olarak bu yaşanan felaketin ardından, yeni bir felakete ne kadar hazırız? Cevap kocaman bir hiç. Afet anında toplanma alanları olarak kabul edilen bölgeler AVM’lere, rezidanslara ve gökdelenlere dönüşmüş durumda. İstanbul’daki 762 mahalle ve 173 köye, içlerinde olası bir afete karşı ihtiyaç duyulacak ilkyardım malzemelerinin bulunduğu konteynerler yerleştirilmişti ve toplanma alanlarında tutuluyordu ancak toplanma alanlarının peşkeş çekilmesiyle beraber bu konteynerlerden de herhangi bir iz kalmadı. (2) Bunun ardından ise İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin belirlediği Afete Yönelik Acil Eylem Planı, belediyenin sitesinden kaldırıldı. Kısacası, şu anda çadır kuracağımız bir alan bile yok.

Devletin bu konudaki tek yetersizliği tabii ki sadece toplanma alanlarıyla sınırlı değil. 17 Ağustos depreminde, devlet depremden en az üç gün sonra felaketin yaşandığı bölgelere varmış, devlet müdahale edene kadar insanlar kendi imkanlarıyla, elektriğin dahi olmadığı bir alanda kurtarma çalışmalarını yürütmüştü. 17 Ağustos’taki kaos geçti, bir şeylerin düzelmesini bekledik ancak yine düzelmedi. Van depreminde bile devlet, halkına kısa sürede yardım ulaştırabilecek doğru düzgün bir organizasyon yapamadı. Marmara depremini yaşamış ve iktidarını her geçen gün durmadan perçinleyen dönemin Başbakanı Erdoğan ise Van Depremi’nin ertesi günü “ilk gün başarısız olduk” itirafını yaptı. (3) Her afette olduğu gibi, olay sırasında can verenlerin sayısına ihmalkarlık ve geç müdahale sonucu hayatını kaybedenler de eklendi. Devletin günler sonra intikal ettiği deprem alanlarında, zamanında müdahale edilmediği için enkaz altında hayatını kaybeden bir sürü insan, toz toprakla beraber ölüme terkedildi.

Halka karşı korku politikaları uygulanıyor

Depremin ardından fırsatçılığını konuşturan devlet, deprem bahanesiyle “sadece bir kerelik” diyerek halkın başına bir de “deprem vergisi” illetini sardı. Bırakın bir yıl sonra kaldırmayı, aradan geçen bunca zaman içerisinde vergi, güçlü bir kanun maddesi halini alarak kalıcı bir duruma geldi.

Sonradan bir bakanın yaptığı açıklamaya göre, ödenen vergiler depreme karşı önlem almak için değil, “duble yol” yapımlarında kullanılmıştı. Bu itirafla, Kızılay’ın çadır temin etme sıkıntısının sebebi de gün yüzüne çıkmış oldu. Zira Kızılay, meydana gelebilecek olası bir depremde sadece İstanbul için 300.000 çadıra ihtiyaç varken, ellerindeki stokların sayısının 50.000 olduğunu açıklamıştı.

AKP’nin depremle imtihanı ise çok farklı olmadı. Van Depremi’nden sonra ortaya çıkan çözümsüzlüğü çok iyi kullanarak TOKİ’nin Kentsel Dönüşüm furyasını hızlandırdı ve söylemleriyle depremi adeta araçsallaştırarak meşru bir hale getirdi. Depremi sürekli bir risk olarak halkın gözüne sokma politikasını bir tehdit unsuruna dönüştüren hükümet, “mutlak kurtuluş yolu” olarak sunduğu projeye karşı çıkanları ise projeyi baltalamakla ve halkın iyiliğini düşünmemekle suçladı. Öyle ki İBB Başkanı Kadir Topbaş’ın bundan tam 7 yıl önce, büyük depremin 10. yılında bir temel atma töreninde yaptığı konuşma, bu korku politikalarını bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriyordu:

“Depreme karşı el ele vermek zorundayız. Durmuyoruz. İstanbul’daki deprem riskini ortadan kaldırmak adına adımlarımızı atmaya devam ediyoruz. Bahçelievler, Fatih, Bayrampaşa ve Zeytinburnu gibi ilçelerde yüz binlerce yapı stokunu taramadan geçirerek depreme karşı dayanıklılığını tespit ettik. Bundan sonra sıra kentsel dönüşümde. Siyasilerden, ‘Bu projenin yapılması doğrudur, biz de destek vereceğiz’ denmesi beklenirdi. Bir yönetim ve siyasi parti vatandaşlarının olası bir depremde yok olmasına nasıl göz yumabilir? Nasıl seyirci kalabilir? Seçim öncesinde Tuzla’da, Kartal’da, Maltepe’de, Sarıyer’de, Beykoz’da bunu işlediler. Biz evi olmayan insana kira öder gibi konut verirken, elindeki evi alır mıyız? Devletimiz ayda 100 liraya konut vermek için TOKİ’yi devreye sokarken, vatandaşın elindekini alır da onu mağdur eder mi? Ama maalesef insanlarımıza böyle söylediler ve vatandaşlarımız hala güvenemiyor. Hâlbuki biz sivil toplum örgütlerimizle ve vatandaşlarımızla el ele vererek depreme karşı bu adımları atmak zorundayız. Bu bir kader değil.”

Korku politikaları elbette meydanlarda yapılan konuşmalarla sınırlı kalmadı. David Harvey’in “Bugünkü uygulamalarıyla, kentsel dönüşüm, küresel kapitalizmin, yeni rantlar yaratarak kendisinin neden olduğu bunalımlardan ve krizlerden kurtulma çabasıdır.” cümlesini doğrularcasına vahşileşen devlet aygıtı, reklamlar ve kamu spotlarıyla da bu projenin güzelliğini, tekrar mutlak kurtuluşun bundan geçtiğini ve bir daha felaketlerin yaşanmaması için, yani depreme hazır bir ülke olmak için bu projelerin gerçekleşmesinin kaçınılmaz olduğunu sürekli vurgulayarak, zorla insanların kafasının içine soktu.

Ve kader…

AKP hükümetinin depreme yaklaşım biçimi, siyasi ve dünya görüşleriyle de doğrudan bağlantılı. Yazar Abdurrahman Dilipak, depremin PKK’nin Van’daki örgütlenmesini kesmek için meydana gelen ilahi bir adalet olarak savunmuştu. (4)

“Van depremini konuşuyoruz da, bir dost ‘bir olayda bin tecelli vardır’ dedi. Hani Gölcük depreminde Balyoz darbe planı da enkaz altında kaldı denmişti ya. Van’da da deprem öncesi PKK- KCK yapılanması, BDP’nin öncülüğünde fiili durum meydana getirmek, üniversiteyi işgal edip, kamu kuruluşlarında fiili durum meydana getirmek için plan yapıldığı, deprem öncesi her gün bir kamu kuruluşunun taşlanıp, önünde eylem yapıldığını söylüyorlar. Kader nasıl bir ağ ördü ise, Puzzle’nin eksik parçasının, kaderin eksik halkasının tam zamanında yerine oturması gerekiyordu. Zaten Allah’ın takdirinde bir eksiklik ne mümkün!”

Ardından Yeni Şafak yazarı Resul Tosun: “Maalesef depremi engelleyecek bir güç yok, insan elindeki teknolojiyle buna karşı gelemiyor. Bunu evirip çeviren bir güç var.”  diye yazdı. (5)

Sadece deprem değil, devletin kaderci anlayışı, tüm felaketlerin baş sorumlularından sadece biri. Cumhuriyet tarihinin en büyük işçi katliamı SOMA’da da hükümet yetkililerin “kader” ve “sadece bizde olmuyor” tarzı söylemleri, devletin bilimsellik ve insanlıktan ne kadar uzak olduğunu bir kez daha gözler önüne sermişti. Kader söylemi, sorumluluktan kaçmak için muhteşem bir taktik. Maalesef, bu taktik halktan da olumlu bir karşılık buluyor. Ancak, olası bir felakette benzer bir tabloyla karşılaşmamak için, AKP hükümeti rant sevdasından derhal vazgeçmeli, arazileri metalaştırmayı bırakmalı ve devletin en temel görevi olan “vatandaşını korumak” maddesini öncelikli olarak hayata geçirmeli. Yerleşim ve bölge planları yapmalı, sağlıksız bölgelerin sağlıklı hale getirilmesi için çalışmalı ve sırf muhalif diye yetkileri elinden alınan TMMOB’a tekrar yetkileri iade edip, ortak bir çalışma yürütmelidir.

(1) https://www.tbmm.gov.tr/sirasayi/donem23/yil01/ss549.pdf

(2) http://www.hurriyet.com.tr/deprem-konteyneri-38441090

(3) http://www.haberler.com/basbakan-erdogan-1-ilk-24-saatte-basarisiz-olduk-3085425-haberi/

(4) http://www.turnusol.biz/public/haber.aspx?id=11138&pid=19

(5) http://www.yenisafak.com/yazarlar/resultosun/tabii-ki-ikazdir-29523

Yorum Bırakın:

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır

Site Footer