Burcu Karakaş: Muktedir ile mesafeyi koruyabilmek gazeteci için onur meselesidir

“Bu röportaj, 5 Eylül 2016 tarihinde Jiyan‘da yayınlanmıştır.”

Gazeteci Burcu Karakaş, İmge Kitabevi’nden çıkan ve katledilen Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi’ye adadığı yeni kitabı “Manşetleri gör aklını kaçırırsın”da 90’lı yıllardaki gazetecilik deneyimini, medyaya uygulanan baskı politikalarına değinirken, kendisine de o atmosferi birebir deneyimlemiş usta isimler eşlik ediyor. Biz de bu güzel ve bir kaynak olarak kullanılabilecek kitaptan nasiplendikten sonra, Burcu’ya merak ettiklerimizi sorduk.

90’lı yıllar sadece habercilerin değil, her vatandaşın algılamaya çalıştığı bir dönem. O zamanları irdeleme fikri nasıl oluşmaya başladı?

Kitap fikri, Gezi sürecinde gelişti. Medya ağır eleştiri altındaydı. Ülkenin “batı yakası”, medyadaki sansür ve otosansür mekanizmalarını tabiri caizse keşfetmeye başlamıştı. Bu durumun yeni olmadığını, basının zaten uzun yıllardır hikaye aktarıcılığı yaparken birçok meseleyi halını altına süpürdüğünü göstermek istedim. 90’lı yıllar, söz konusu mevzuyu afişe etmek için paha biçilemez bir dönem ne yazık ki… Kitap için söyleşiler yapmaya başladığım vakit, çözüm süreci iyi kötü devam ediyordu. Ateşkes sürüyordu. Kitabı bitirmeye yakın ise rüzgar tam tersine döndü. Barış dönemine katkı sunması umuduyla yazmaya başlamıştım ancak sonrasında 90’lardan daha fena manşetler ve kurmaca haberler gördük.

Kitabı okuduğumuzda, gazetecilerin verdiği bir takım özeleştirileri de görüyoruz. 90’lardan 2016’ya geldiğimizde değişen bir şey var mı? Bundan 40 yıl sonra bugünün gazetecileri de özeleştiri verecek mi?

Havuz medyasındaki “gazeteciler” ile 90’larda ana akım medyada çalışan gazetecilerin farklı olduğunu düşünüyorum. O dönem hoşlarına gitmese bile ana akımda çalışmak zorunda olan isimler vardı, bugün havuz medyasında böyle bir durum yok. Gezi süreci sonrası bir tasfiye operasyonu yapıldı ve artık bu mecralarda belli kişiler çalışabiliyor. Haliyle ileride özeleştiri geliştirebileceklerini de düşünmüyorum. Bundan yıllar sonra “Ben o zaman bunu dedim ancak öyle değilmiş” diyebileceklerini pek hayal edemiyorum ama tabii burası Türkiye! Cem’in dediği gibi, her şey olur! Diğer tarafta, ana akım medyada halen çalışanlardan özeleştiri gelir mi diyecek olursanız, “Ana akım medya mı kaldı” sorusuyla cevap vermiş olayım. Medyada gri alanlar yok edildi, bütün kesimler çok partizan davranıyor. Ya siyah ya da beyaz, ortası pek yok.

Kitapta sadece iki kadın gazetecinin röportajı var. Ancak sizin de ifade ettiğiniz gibi 90’larda çalışan kadın gazeteci sayısıyla orantılı, hatta bugün bile medyada kadın istihdamı ve görünürlüğüne dair değişen pek bir şey yok. Milliyet’ten ayrılırken de, yazı işlerinde çalışanların çoğunun erkek ve homofobik olduğunu beyan etmiştiniz. Medyada yıllardır süregelen erkeklik algısı nasıl yıkılabilir?

Vallahi bilsem, o algıyı ben kendi ellerimle yıkacağım! Şakası bir yana, kendini her koşulda koruyup kollayan erkek dayanışması medyada hala hüküm sürüyor. Bu pek tabii medya söylemine de yansıyor. Şiddet ortamı genişledikçe, medyanın hem dili hem de ekibi giderek daha da erkekleşiyor. Çatışmasızlık ortamının bu algıyı doğrudan etkilediği kanaatindeyim. Yangın zamanlarında her zaman ilk gözden çıkarılanlar kadın gazeteciler oluyor. Toplumsal cinsiyete duyarlı olmak elbette bir zihniyet meselesi ve fakat bu düşünce ile kadınları saf dışı bırakmak da ahmaklıktan öteye geçmiyor. Kadınların medyada daha görünür olmalarının yollarından biri karar alma mekanizmalarında daha etkin bir şekilde görev almaları. Bu “görev alma” meselesi, birilerinin “görev vermesi” ile mümkün olduğundan sıkıntı o noktada başlıyor. O birileri genelde erkek olunca bir kısır döngüye giriliyor. “Cam tavan” denilen mevzu tam da bu işte. Kimse, “Ben seni kadınsın diye yükseltmedim” demez açıkça. İma bile etmezler. Sadece “yeterli” görmemiştir. Yani işine gelmemiştir! Bunu kırmanın yolu dahaz fazla kadın dayanışmasından geçiyor.

Kitap için, o dönemi daha aşağıdan yaşamış çok daha bir muhabirle görüşmeyi düşündünüz mü?

Hayır, bu bilinçli bir tercihti. Bugüne kadar bölgede yaşayan muhabirlerin az çok neler yaşadıklarını bildiğimizi sanıyorum. Şüphesiz daha fazla belgesel çekilebilr ya da kitap yazılabilir fakat ben daha çok karar mercinde bulunanların anlatacaklarını merak ettim. Bu merakım da aslında muhabir olmaktan geliyor. Çünkü bir muhabir olarak yazılan haberin okuyucuya ya da izleyiciye ulaşana kadar kırk değirmende öğütüldüğünü biliyorum. Bu nedenle de inisiyatifi elinde bulunduran medya elitleri ya da yazı işlerinde koltuk sahibi olanlardan o süreci dinlemek ve aktarmak istedim.

Gerçek ve doğru habere ulaşma konusunda günümüzde hala sıkıntı yaşıyor muyuz? Dezenformasyondan nasıl kurtulabiliriz?

Tabii ki yaşıyoruz. Hatta artık daha şiddetli yaşıyoruz! İnternet ve sosyal medya, bir yandan bilgiye erişimi kolaylaştırsa da öte yanda hakikate giden yolu bulanıklaştırabiliyor. Bu sorunun tek bir cevabı yok aslında. Kurtulmanın mümkün olduğunu da düşünmüyorum, belki minimuma indirilebilir. Bu noktada editörlere büyük iş düşüyor. Argo tabirle, her önüne gelene atlamaman gerekiyor! Bir iddiayı teyit etmek lüks değil, gazeteciliktir. Ancak günümüzde “en hızlı” ya da “en çok tık” kaygıları nedeniyle bu teyit etme işi görmezden gelinebiliyor. Halbuki gazetecilik tam da budur, teyit etmektir! Yoksa anında paylaşımı artık akıllı telefonu olan herkes yapabiliyor.

Bugüne kadar gelen iktidarlar içinde mevcut hükümet ve diğer partilerin medyaya yaklaşımı göz önüne alındığında nasıl bir değerlendirmede bulunulabilir? Baskı ve kullanılmak medyanın kaderi mi?

Bugüne kadar kaderi olmuş, bundan sonra değişmesi de zor gözüküyor. İktidar-medya ilişkisi, Türkiye’ye has bir konu değil. Mesele, aradaki mesafeyi olabildiğince koruyabilmek. Mesele, maşa olmamak… Kim olursa olsun, muktedir ile mesafeyi koruyabilmek bir gazeteci için onur meselesidir bence. Bu yüzden zordur da. Herkesin harcı değil yani. Güç çünkü, çok tatlı bir şey… Bugün o koltukta oturanın yerine yarın başkası geçebilir ama dönemin meyvesini yemek isteyenler olabiliyor tabii. Mehmet Barlas olmak en kolayı yani! Diğer taraftan, medya patronlarının sermaye ile ilişkisi basın özgürlüğü konusunda birçok kuralın çiğnenmesine yol açabiliyor. İhale almak durumundaysan, burnunun dikine gidemezsin! Gidemiyor da. Bir yere kadar ifade özgürlüğün oluyor, sonrası yok. Bugüne baktığımızda ise basın artık nefes alamaz duruma geldi. Emeklemek bile değil, yürüyemiyor. Her gecenin sabahı vardır ama tünelin ucunda ışık henüz gözükmüyor.

Geçmişte tutuklanan gazeteciler için “gazetecilikten tutuklanmadılar” diye başlık atan gazetecilerin bir çoğu bugun gözaltına alındı, tutuklandı, ya da kaçmak zorunda kaldı. Bir gazeteci olarak, bu durum karşısında duruşunuz nedir? Çelişkileriniz var mı?

Basın ahlakını ilgilendiren konularda gazetecilerin tutuklanmasını ya da yargı önünde hesap vermesini doğru bulmuyorum. Ahmet Şık’ın da hep dile getirdiği gibi, “kötü gazetecilik” başka bir şey, kötü gazeteciliğin ötesine geçerek “tetikçilik yapmak” başka… Bugünlerde karşımıza çıkan hukuk işlerliği değil, intikam sevinci. Gazetecilere düşman hukuku dayatılmamalı. Ancak bu konular şu an mevcut Türkiye konjonktüründe “lüks” kaçıyor belki ama basın özgürlüğünün ve gazetecilerin güvenliğinin her koşulda sağlanması gerektiğini düşünüyorum. Yapılan yanlışlar ise meslek ahlakı sınırları içinde yargılanmalı, mahkeme önünde değil…

Yorum Bırakın:

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır

Site Footer