Sosyal medyadaki öğrenilmiş çaresizliğimiz

Bu yazı 7 Haziran 2016 tarihinde Jiyan ve Sendika.Org‘da yayınlanmıştır.

Günümüzde sosyal medya örgütlenmeleri hiç şüphesiz hafife alınamayacak radikal hamleleri beraberinde getiriyor. Öyle ki, dünya liderlerinin dahi, ülkelerinde karşı karşıya kaldıkları halk hareketlerine karşı sarf ettikleri nefret söylemlerinden payını alan en büyük mecra da yine sosyal medya oluyor.

Gücünün ve pratiklerinin farkına belki de ilk defa Arap Baharı’nda şahit olmaya başladığımız sosyal medya, Türkiye’deki işlevini 2013 yılında patlak veren büyük Gezi İsyanı ile gösterdi. Ülkede yaşanan olumsuz toplumsal gelişmelerin yanında, özellikle halkı etkisi altına alan sosyolojik buhran, bilinçli sosyal medya kullanımıyla da birleşince adeta bir halk patlamasına sebep oldu. Peki sosyal medyanın bu gücünü, halk hareketlenmelerinin başlangıcından itibaren doğru kontrol ederek sürekliliğini sağlayabiliyor muyuz?

Küresel kitle iletişimi, özellikle yeni medya düzeninin hayatımıza entegre olmasıyla birlikte farklı boyutlara evrilmeye başlayarak sosyal medya mecralarını hayatımıza soktu. Bu başlangıçtan itibaren insanlar sosyal medya ağlarıyla örgütlenmeye çalışarak ufak çaplı çeşitli sokak eylemleri, toplantı, yürüyüşler ve bağış kampanyaları düzenleyerek belli bir kırılmaya sebep olup sonradan oluşacak olan büyük bir direnişin de yolunu açmış oldular. Gezi Direnişi’nin alevlenmesiyle birlikte, özellikle Twitter’da milyonlarla ifade edilebilecek bir tweet yoğunluğu ile sosyal medya üzerinde başlayan ayaklanma sokaklara taştı. Bu yüzden Gezi’de sosyal medyanın varlığı tamamen inkar etmek başlı başına bir hata olur.

Gezi süresince sosyal medya hesapları sayesinde halktan sansürlenerek gizlenen şiddet, tüm çıplaklığıyla 7’den 70’e tüm insanlara ulaştı. Bunun sonucunda eylemselliğe katkı sunan insanların her biri amatör birer haberciye dönüşerek hem aktivizm kavramına, hem de habercilik kavramına yeni bir boyut kazandırdı. Gezi’den önce ana akım medyanın uyguladığı taraflı yayın politikaları yüzünden hiçbir zaman görünür olma imkanı bulunmayan sivil toplum kuruluşları, bu evrilen aktivizm süreci sayesinde kendilerini görünür kılmayı başardı. Ancak Gezi ile güzel bir başlangıç yaparak ilk haftalarda sınavı geçen halk, sonrasında bu direnişin üzerine yeni yorumlar ve yeni bir ivme katamadığı için, başladığı noktada, tam olarak da sosyal medya sayesinde pasifize edildi. Yani sosyal medya Gezi’nin eylemselliğine ilk günden beri büyük bir ivme kazandırırken, akabindeki süreçte de aynı hareketi pasifleştirdi.

Hükümet yetkililerine geri adım attıracak kadar güçlü bir konumdan bu denli güçsüz bir pozisyona gelmenin en bariz sebebi hiç kuşkusuz ki hareketin, kitlelerin eylemsel döngüsünün kırıldığı ‘salt’ bir sosyal medya direnişine dönüşmesiydi. Bu platformlarda yaşananlara verilen tepkiler, dünya çapında üst sıralara yükseltilen hashtag’ler ve bunların karşılığında sokaktaki popülaritesini yitiren halk hareketi, bir bütün olarak hashtag’lere sıkışmak zorunda kalarak büyük bir fırsatı da kendi eliyle tepmiş oldu. Gezi’nin ilk günlerinde öfke örgütlenmesine ev sahipliği yapan mecralar, günümüzde ise artık öfkeyi yönlendirme mecraları olarak betimlenebilir.

Bu süreci sokakla kıyaslarsak, elimizdeki taş mouse’a, vicdanımız ise klavyeye dönüşmüş durumda. Öyle ki insanlığımızın en çok yaralandığı anlarda dahi sosyal medya üzerinden göstermeye çalıştığımız tepki ve fikirlerimiz, sadece akan timeline’da iki saniyeliğine görülüp sonrasında kaybolmaya mahkum oldu. Bu dile getirme yönteminin vicdanen de bizi rahatlatmamasına rağmen, ve fikirlerimizi ifade etme tarzımızı kendimiz dahi utanç ve öfke ile tanımlamamıza karşın maalesef elimizden gelen hiçbir şey yoktu.

Peki sosyal mecraların pasifize ettiği hareketlerin olumsuz etkileri sadece sokaklara mı yansıdı? Hayır. Çok acıdır ki sadece sokak hareketleri değil, fikirleri dahi metalaştıran bir platform haline gelen sosyal mecralar aynı zamanda medya döngüsünü de derinden etkilemeye başladı. Öyle ki her gün mutlaka göz gezdirdiğimiz haber siteleri, normal şartlarda halk hareketlerinin ve yaşanan olayların sonrasındaki eylemlerin foto galerilerini yaratmak yerine, artık “X olay hakkında sosyal medyadan büyük tepki” başlığıyla atılan tweet galerilerini haberleştirmeye başladı.

Bugün, bizzat şu an da değişen pek bir şey yok. Son bir yılda şahit olduğumuz kitlesel katliamlar ve kişisel ölümler ile ilgili sosyal mecralardan binlerce hatta milyonlarca kez tepki iletisi atılmasına rağmen, aynı ivme alışılageldiğimiz gibi sokağa yansımadı. Yaratmakta ustalaştığımız #YalnızDeğildir ya da #Ölümsüzdür hashtag’lerinde sıkışıp kalan vicdanlarımız, doymak bilmez bir acı mastürbasyonuna evrildi.

Başta da belirttiğim gibi, sosyal medyanın kazanımları anlatmakla bitmez. Gerek medya sektörüne, gerek sosyolojik olarak insan yapısına sağladığı yarar ve faydası gözle görülür bir şekilde de günümüzde seçilebiliyor. Ancak yeri geldiğinde de özeleştirimizi vererek, bazı konular üzerinde kanser etkisi yaratan sosyal medyayı nasıl içimizden söküp atacağımızı da mutlaka tartışma konusu yapmalıyız.

Yorum Bırakın:

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır

Site Footer