Ali Murat İrat: “Yalnızlık insanın ‘insan’ olmaya en yakın halidir”

“Bu söyleşi, 30 Mayıs 2016 tarihinde Jiyan‘da yayınlanmıştır.”

İnsanların çoğu, yalnızlık kavramını duyunca ürperir ve irkilir. Belki öcü gibi gelir bazılarına. Kulağını tıkar, duymak ve bilmek istemez. Duymamak için yüksek sesle kendi kendine bağırmaya başlar belki de… Ali Murat İrat, son zamanlarda kitap ve yazılarında yalnızlıktan bahseden iyi bir yazar. Son çıkan kitabı Yalnızlığa Övgü’de, söz konusu kavramı iyice irdeleyerek kitabın adından da anlaşılacağı gibi yalnızlıktan gerçekten de övgüyle bahsediyor ve çok yönlü olarak çeşitli noktalara değiniyor. Biz de kendisiyle kitaba ve yalnızlığa dair bir söyleşi gerçekleştirdik;

Aşk Bütün Yalnızlıkların Anasıdır kitabınızdan sonra yalnızlık temasında bir kitabınız daha geldi. Bu temayı işlemenizin özel bir sebebi var mı?

Yalnızlık, tam anlamıyla öksüz/yetim bırakılmış kavramlardan birisi çünkü. Yine bir çok kavram da benzer şekilde bir kadere sahip. İnsan ve onun kurduğu iktidar ilişkileri tarih boyunca bazı kavramları ön plana çıkarıp, onları allayıp pullarken bazılarını adeta tukaka ilan etmiş durumda. Tarihe bakınız. Göreceksiniz ki insanın, ideolojilerin, dinlerin dillerinden iyilik, güzellik, adalet vb. kavramlar düşmemiş. Ama yine aynı tarihe baktığınızda kanın, kinin, adaletsizliğin hemen hemen bütün tarih boyunca etkin ve baskın olduğunu görüyoruz. Dinler, ideolojiler vs. iyiliği ve güzelliği öğütlerken onlar adına kan dökülüyorsa elimizdeki kavram setlerini yeniden değerlendirmeye ihtiyacımız var. Birleşmiş Milletler bunun en güzel örneği. Birleşen milletler değil devletlerdir ve devletler açıkçası kendi kıçlarını kollayabilmek adına biz uzlaşma zemini ortaya çıkarmışlardır. Eğer öyle olmasaydı dünyanın efendileri ne Ruanda’da yapılan soykırıma ne Bosna’da yapılan soykırıma izin vermezlerdi, böyle güçleri vardı. Neyse bu başka bir konu belki ama elimizde olmayan, uzak tutulan kavramlardan birisi de yalnızlık. Yalnızlık hor görülmüş. Bununla birlikte bir çok başka kavram da insan ilişkilerinin artığı gibi muamele görmüş. Oysa ötelenen bir çok kavram gibi yalnızlık da insanın en asli parçalarından ve bir insan hakkı. Yalnızlık insanın “insan” olmaya en yakın halidir bence ve bu nedenle ilgiyi, daha fazla ilgiyi hak ediyor.

Kitabın gerçekten de çok akıcı bir dili olmasına rağmen çevremden aldığım birkaç yorum da oldukça melankolik olduğu yönündeydi. Doğruluk payı var mı? Yalnızlık aynı zamanda melankoli midir?

Bir kaç yorum mu? Azmış. Şaka bir yana aslında bu yorumlar doğru. Fakat melankolinin kendisi de bence biraz saldırıya uğramış ve yıpratılmış bir kavram. Ben daha da ötesini söyleyebilirim kitap hakkında. Evet diline ilişkin farklı çevrelerden çok olumlu ve güzel kritikler yapıldı. Beğenildi. Ancak kitabın bir felsefi hattın devamı olduğunu hatırlatmak gerekiyor. Ben bir hattın temsilcisiyim demiyorum. Bu çok iddialı olur ve belki de bu hattın ustalarına haksızlık etmiş olurum. Ama kendimi en çok oraya yakıştırıyorum demeliyim. Bu hat Nietzsche’den başlamasa da onunla görünür olan, Caraco, Bataille, Blanchot ve Cioran’a kadar uzanan bir hat. Beni etkileyen bir hat. Buna melankolik denilebilir ama yalnızca o değildir.

Kitapta, tarihin yazdığı büyük insanların yalnız olduğuna dikkat çekiyorsunuz. Bukowski de bu konu ile ilgili Ibsen’den alıntı yaparak “En güçlü insanlar genelde yalnızdır” diyor. Siz de hayattaki başarılarınızı yalnızlığa mı borçlusunuz? Yalnızlıktan mı besleniyorsunuz?

Evet ben de katılıyorum. Ve yazdım da. Güçlü insanlar yalnızdır cümlesindeki “güç”ten ne kastediliyor bilmiyorum. Ama güç kavramının kendisi de problemli. Fakat yalnızlığın verdiği, yalnızlığa alışmış olmanın verdiği bir güç olduğu kesin. Ben yalnızlıktan beslendiğimi söyleyebilirim. Ama kitapta da belirttim. Bu yalnızlık kirletilmiş bir yalnızlık değil. İnsanların eksikliğinin yarattığı bir yalnızlık değil. Aksine belki de kalabalıkların, çokluğun yarattığı bir yalnızlık.

Yalnızlık ve başarı ya da benzeri olumlu kavramlar yüzeysel olarak bakıldığında birbiriyle çok zıt iki kavram gibi görülebiliyor. Bu kelimeler nasıl aynı safta yer alabiliyor? Ya da bunu olumsuz görmek varoluşsal bir sorundur diyebilir miyiz?

Sondan başlayalım. Öncelikle insanın her hali ve hareketi aslında ilk elde ontolojik bir durumdur. Varoluşsaldır. Yaratılış bile ontolojiktir. Ve ontolojik olan herkes siyasaldır. Yaratılışın kendisi siyasaldır. Yalnızlık da yine varoluşa ilişkin bir kavramdır ve o da aslında siyasaldır. İyi yalnızlık ve kötü yalnızlık iktidar ilişkileri tarafından tanımlanır ve belirlenir. O nedenle insana ilişkin kavramların hemen hepsi iktidar ilişkileri içerisinde yan yana gelebilir bunda beis yok.

Bir yazar, kitabını yazarken aynı zamanda okuyucunun zihnine ve bedenine de girer. Mesela kitabı yalnız biri okusa;  kitabı, akıcılığından dolayı yanında arkadaş olarak görüp farkında olmadan­ kitap ile yalnızlığını giderir gibi geliyor. Bu sizin için nasıl bir deneyim?

Bu söylediğiniz bir yazarın ulaşmak istediği durumlardan birisi. Tam da bu nedenle tehlikeli. Okur ve yazar arasındaki ilişkinin bu şekilde olmaya başlaması yazılan şeyin başarısını gösterir ama aynı zamanda yazarın okura bağlanma riskini de beraberinde getirir. Oysa yazar bazen yazmamalıdır. Yazmama halinin kendisi yazma halinin en uç noktasıdır çünkü. Bu tür tepkiler arada alıyorum. Tabii ki hoşuma gidiyor. Beğenilmesinden öte benim gibi hisseden insanların varlığına duyulan sevinme diyebiliriz buna.

Ali İsmail Korkmaz’dan tutun Paramaz’a kadar aramızdan göçen güzel insanlara da yer vermişsiniz. Malum Gezi’nin yıldönümü de yaklaşıyor. İçerisinde bulunduğumuz mücadeleye dair neler söylemek istersiniz?

İktidar denilen mekanizma modern dünyada bugüne kadar “yaşatabilme” yeteneğiyle ayakta kalabiliyordu. İktidar Gezi’de şunu gösterdi. Meşru biçimde öldürebilmenin adı iktidardır. Kitapta bir yerde “Ne zaman intihar etmeliyiz?” başlığı altında bu soruyu yanıtlarken de belirttim. Bazen ölümü beklemezsiniz. Buna gerek yoktur. Çünkü ölmenin kendisi yaşamın asli bir parçası haline gelmiş olabilir. Ölüm insanda olgunlaştığı zaman bu gerçekleşebilir. Gezi sırasında ölenler de, o güzel insanlar da bundan dolayı öldüler. Özgürleşme uğruna ölümü yaşamın kendisi kıldılar.

Gezi bir hal’di ve bitti. Çok parçalılığın kendisini gündemden çıkarmıştı. Çok parçalı olmamak üzere bir araya gelinmeye çalışılan her hareket yenilgiye mahkumdur. Gezi çok parçalılığı aşabilmek için bir araya gelmiş kitlelerden oluşmadı. Gezi özgürleşmek adına bir araya gelen kitlelerin çok parçalılığı aşmasıydı. İyiydi, güzeldi ve bitti. Bırakalım onun hayaleti iktidarın üzerinde dolaşadursun. Şimdi yeni şeyler söylemek lazım. Peki bu yeni şeyler nedir? Bilmiyorum. Bence herkes öncelikle “bilmiyorum” demekle başlamalı işe. “Bilmiyorum” atılacak ilk adımdır.

Önümüzdeki süreçte hayata geçirmeyi planladığınız projeleriniz var mı?

Bir romanım var. Bitmek üzere diyelim. 1400’lü yıllarda Kahire’de geçiyor. Memlük topraklarında. Bir sırrın peşine düşen Bedreddini bir gezginin öyküsü. Bir de araştırma kitabım var ama konusunu şimdi söylemek istemiyorum. Kimsenin dokunmadığı bir konu üzerine. O da sanırım altı ay içerisinde son bulacak. Yazın dünyasıyla ilgili olarak bunlar var. Başka bir çok proje var ama okurları bunaltmayalım daha fazla.

Yorum Bırakın:

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır

Site Footer