Susanların Başı Yine Öne Eğilecek

“Bu yazı 22 Nisan 2016 tarihinde Jiyan‘da yayınlanmıştır.”

Bu yazı kaleme alındığı sırada, meclisteki dokunulmazlık tartışmalarının maddeleri bir bir geçip dokunulmazlık kanun teklifi kabul edildi. Aslında yazının temelini CHP eleştirileri üzerine kurmak istemiyordum ancak oylamaya direkt etki eden bir CHP ve fütursuzca kullanılmış oylar söz konusu olduğunda bunu başarabilmek mümkün değil.

Bir siyasi partinin etrafındakilere kulak vermesi elbette ki iyi bir şey. Ancak iş, parti iradesinin kitlesine ve vekiline liderlik edemediği bir duruma dönüşünce her şey havada kalıyor. CHP’nin siyasi varlığı boyunca beceremediği şeylerden birisi de, kulağını etrafına tıkayarak gerçekten doğru olarak kabul ettiği şeyi yapmaya devam edememek oldu. Deniz Gezmişlerin idamlarından tutun bugüne kadar geçen süreçte, bu tümörden bir türlü kurtulamadı ve parti iradesini tam olarak halka yansıtamadı. CHP, Meclise sunulan darbe oylaması sürecinde de bu hatalarını devam ettirerek AKP’ye kol kanat gerdi. “Anayasa’ya aykırı ama evet diyeceğiz” açıklamasıyla birlikte, tamamen parti programlarıyla çelişkili bir sürecin gelişmesini önlemeyerek, Anayasa’nın çiğnenmesine omuz verdiler. Neden? Çünkü CHP tarih boyunca “Elalem ne der?” kafasından bir türlü çıkamadı. Dokunulmazlık tartışmalarının başladığı günden itibaren “Acaba bizi terörün yanında mı görürler?” diye düşünerek mantıklı bir hamle yapamadı. Biz size yardımcı olalım, Sayın Kılıçdaroğlu. Elalem size ne diyecek biliyor musunuz? Elalem sizi darbe şakşakçısı bir parti olarak görecek. Elalem sizi işbirlikçi görecek. Elalem sizi, fikir ve düşüncelerini mecliste yansıtamayan iradesiz bir kukla olarak görecek. Elalem sizden bunun hesabını da soracak.

CHP’nin, oylamadan önce ekranlarda açık ettiği bu kararına hem kendi vekillerinden, seçmenlerinden, ve seçmeyenlerinden, hem de eski vekillerinden çok büyük tepkiler vardı. Öyle ki bundan bir ay önce CHP eski Milletvekili Atilla Kart, kaleme aldığı bir yazıda CHP’nin bu kararıyla AKP’nin değirmenine su taşıdığını hem sosyal, hem hukuki çerçevede anlatmıştı. Yine bundan yaklaşık bir ay kadar önce, CHP’nin 24. dönem milletvekilleri dokunulmazlıkların kaldırılması halinde blok mahkumiyetlerin çıkacağını ve önünün alınamayacağını belirterek toplu bir açıklama yayınlamışlardı. Ancak CHP yukarıda da belirttiğim gibi kendi içerisindeki insanlar yerine, elaleme kulak verdi ve çok büyük bir gaflete düştü. CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu ve onu destekleyen CHP seçmenlerinin savunma argümanı ise çoktan yazılmış durumda: “Referanduma gitmesin diye yaptı.” Kim ne derse desin, hangi teoriyi üretirse üretsin, CHP tarih sahnesinde büyük bir öneme sahip olan bu sınavı geçemeyerek tabir-i caizse meclisin “şamar oğlanı” konumuna düştü.

Atmosfer 94’ten daha vahim

Son üç yıl içerisinde Cumhuriyet tarihinin en büyük iş kazası, en büyük direnişi, en büyük terör saldırısı ve en kanlı savaş atmosferine şahit olduk ve hala bu girdabın içerisindeyiz. Soma’da, Suruç’ta ve Ankara’da öldürüldük. Köylerimizden sürgün edildik, şehirlerimiz boşaldı. Cizre’de bodrumlarda katledildik. Meclis’te ise, bunlara karşı çok geniş bir şekilde direniş gösterildi. Gündem konuşmaları, soru önergeleri ve meydanlarda gerçekleştirilen direniş süreci tamamen HDP iradesiyle yükseldi. Olayların üzerine gidilip örtbas edilmesine en azından kanunlar içerisinde izin verilmemeye çalışıldı. Meclisteki mevcut çoğulcu sistem her ne kadar meclisteki direnişi bastırmaya çalışsa da, CHP ve MHP’den görülmeyen muhalif tavrı HDP sonuna kadar gösterdi. Bunların sonucunda doğal olarak hedef tahtasına da HDP kondu. Bu eylemin, tarihin gördüğü en güçlü faşist dalgasına şahit olduğumuz bu günlere denk getirilmesi ise tesadüf değil.

Diyalog suç mu?

Kanun kabul edildikten sonra söz alan HDP Milletvekili Sırrı Süreyya Önder “Kim Kandil’den talimat alıyormuş, mahkeme açıklayacağız” diye bir cümle kurdu. Bu olay, akabinde sosyal medyada ise çözüm sürecinde yapılan pazarlıkların ipliğinin pazara çıkması ve işbirlikçilik olarak konuşulmaya ve anlatılmaya başlandı. Ancak Sırrı Süreyya Önder’in, Öcalan’ın mesajını okuduğu için de yargılanacağını belirtmekte fayda var. Özellikle savaş fetişisti insanlar, çözüm süreci dahilinde kurulan diyalog, pazarlık ve görüşmeleri kabul etmediklerini belirtiyorlar. “Peki ne yapsalardı?” sorusunu sorduğumuzda ise savaş salyalarını akıtmaktan öte bir cevap veremiyorlar, çünkü on yıllardır süregelen ve halkların nice evladına mezar olmuş bu savaşı, silahın artık çözmediğini anlamamakta ısrar ederek topyekün savaş ile milliyetçi bir ruhla elele verdiklerinde çözüleceğini düşünüyorlar. Çözüm süreci hiç şüphesiz ki hükümetten ziyade Erdoğan ve Öcalan’ın iradeleri sayesinde başladı. Yürütülen diyaloglar dahilinde çeşitli görüşmeler, planlar ve pazarlıklar yapıldı. Her ne kadar 7 Haziran seçimlerinden sonra, yürütülen bu süreçte hükümet tarafının samimiyetsizliği ortaya çıkmış olsa da, bu ülkede insanların ölmediği, kan akmadığı ve annelerin ağlamadığı bir sürece şahit olduk. Dolayısıyla Sırrı Süreyya Önder’in mahkemelerde anlatacakları gizli saklı şeyler değil, tam olarak da anlatılması gereken şeylerdir. Ayrıca bu bir kirli pazarlık unsuru değil, ülke tarihinin gidişatını döndürebilecek bir iradenin varlığıydı. Dolayısıyla süreçte dönemin başbakanı Erdoğan’ın Sırrı Süreyya’ya telefon açıp “Kandil görüşmesi nasıl geçti” diye sorması da yadırganacak ve hainlik olarak lanse edilecek bir şey değil. Yadırganması gereken, bugün tüm bunların inkar edilerek, çözüm sürecinde yapılan görüşmelerin ve müzakerelerin suç unsuru olarak HDP vekillerinin önüne sürülmesi. HDP vekillerinin çoğu terör suçları nedeniyle yargılanacak. Bunların içerisinde, söylediğim gibi barış sürecinde gerçekleştirilen diyaloglara dair yapılan konuşmalardan tutun, terör kavramının genişletilip ne kadar saçma yerlere çekileceğinin örneği olabilecek saçma fezlekeler de var. Eğer bunlar terör suçuysa ve HDP’li vekiller terörist ise, Erdoğan teröre yardım ve yataklıktan yargılanması gereken kişi, akil insanlar heyeti de terör örgütü propagandası yapmakla suçlanması gereken yapılardır.

Anlaşılacağı üzere HDP’nin, özellikle yargılanacağı suçlarla ilgili masumiyetlerinden şüpheleri yok. Mahkemede anlatacakları şeyler de, suçlandıkları eylemleri aslında hükümet ile bir diyalog içerisindeyken, hükümetin haberi ve onayı dahilinde yapmış oldukları. Ancak mevzu bahis tabi ki bu değil. Asıl görmemiz gereken çerçeve, adil ve tarafsız mahkemelerde yargılanmayacakları bir sistemin içerisine böylesine kirli bir şekilde atılmaları. İşte tam da bu yüzden, HDP’nin açıklamalarını ve iradesini sonuna kadar sahipleniyoruz.

Ne olursa olsun değişmeyen tek bir şey var: Cumhurbaşkanı güce doymuyor, doymayacak. Her fırsatta “başkanlık mutlaka halkın önüne gelecek” söylemlerinden, itibarsızlaştırma operasyonlarının HDP’nin dokunulmazlığının kaldırılmasından da ileriye gideceğini kestirmek zor değil. Sıfatlar ve isimler her zaman değişirken, devlet aklı “devlette devamlılık esastır” sözünü doğrularcasına aynı kalıyor.

Bizim payımıza düşen mutlak doğru için mücadele etmek ve direnmek. İrade denen olgu, direnen halklara özgü bir kavramdır. İradesi olmayan bir halkın da zaten görüldüğü gibi direnmek gibi bir amacı hiçbir zaman olmamıştır.

Ve siz, “evet” diyerek faşist darbeye koltuk değneği olanlar: Utanacaksınız. Orhan Doğan’ın adını duyunca nasıl ki başınızı öne eğiyorsanız, yine eğeceksiniz ve bu halkın iradesine “ama”sız teslim olacaksınız.

Yorum Bırakın:

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır

Site Footer