Adaletin şafağında iki kahraman: Batman ve Superman

 

* Dikkat spoiler içerir

“Bu yazı 29 Mart 2016 tarihinde Jiyan ve Journo‘da yayınlanmıştır.”

2013’teki Superman Man Of Steel ve 2012’de biten efsanevi Batman Trilogy’den sonra herkesin merakla beklediği Batman v Superman filmi, büyük eleştirilerin gölgesinde nihayet vizyona girdi.

‘Çekilen film bir öncekinden kesinlikle iyidir’ düşüncesi beklentiyi arttırıyor elbette. Star Wars Force Awakens’ten (Güç Uyanıyor) sonra, Batman v Superman’in de böylesine bir hissizliğe kurban edilmesi açıkçası beni şaşırtmadı. Filmden önceki beklentim çok yüksek olmasa da, yine de beni tatmin edecek bir film bekliyordum. Yönetmenin Zack Snyder olmasına rağmen, yapımcı Christopher Nolan’ın parmağının ucuyla değdiği eserlere baktığımızda insanların bu filmden beklentilerini yükseltmesi aslına bakarsanız haklı bir gerekçe. Bunun dışında kesinlikle filmin tatmin edici karanlığı, Nolan’ın işiymiş gibi görünüyor. Zira Batman serisinde de Nolan’ın en çok takdir edildiği şeylerden biri, filmin karanlığını izleyiciye hissettirmesiydi. Filmde en azından benim bazı karakterlere olan alışkanlığımdan dolayı yabancıladığım şeyler oldu. Mesela Michael Caine’in canlandırdığı Alfred. Filmdeki Alfred; tonton, masum ve sevimli uşak görüntüsünden çok çok başka yerlere çekilmiş. Bu yüzden Bruce ile olan sahnelere çok da ısınamadım. Mesela Bruce Wayne ile Alfred arasında önceki filmlerde şöyle bir diyalog geçer: Alfred: “Neden yarasa Mr. Wayne? Wayne: “Yarasa beni korkuturdu. Bu korkuyu düşmanlarımın da paylaşmasını istedim.”

Filmde bu repliğin yaşanabileceği bir tema bence kesinlikle yok. Kaldı ki film, böyle etkileyici pek çok replik barındırmıyor. Dolayısıyla bu da filmi felsefi bakımdan eksik kılıyor.

Jesse Eisenberg, Lex Luthor karakteri ile başarılı bir performans sergiliyor.
Jesse Eisenberg, Lex Luthor karakteri ile başarılı bir performans sergiliyor.

Film “Kontrolsüz güç, güç değildir” temasını işliyor. Mutlak güç sahibi olanların, gücü ne yönde kullandığı, güç kullanırken iyi ya da kötü taraf fark etmeksizin kimlere ne zarar geldiğine dikkat edilmeden kullanılan gücün, aslında felaketten başka hiçbir şeye yol açmadığı teması örülüyor. Devlet ile işbirliği yapan Superman, son noktada artık hukuk ile karşı karşıya getiriliyor. Superman’in kontrolsüz gücünden nasiplenmiş olan Batman’imiz ise, kendini Superman’e karşı biliyor ve film bu seyirde devam ediyor. Biliyorsunuz ki Batman’i diğer süper kahramanlardan ayıran özellik, bir insan olması. Bu yüzden filmde tanrısal bir güç ile mücadele edişi biraz abes kaçıyor. Hatta bazı sahnelerde yürek yemiş gibi Superman’in üzerine fütursuzca çullanışı, en az Star Wars’un son filmindeki Finn’in Kylo Ren’e saldırması kadar saçma ve bunlar fantastik bir dünya içerisinde bile olsa filmin gerçekliğini biraz yitirmesine yol açıyor. Zaten Batman de bu güç karmaşasının farkında olacak ki, Superman ile Wonder Woman dev Doomsday ile insan üstü güçleriyle savaşırlarken, Batman bir kenarda haddini bilip maç izler gibi izliyor. Superman filmlerinin ise olmazsa olmazı, en az Star Wars’un “May the force be with you” kalıbı kadar filmlerine yerleşmiş “üstün insan” kavramı, filmde olabildiğince yerde geçirilmiş ve temasından bir şey kaybettirmemiş. Superman’in altyapısından da bildiğiniz gibi, kendisi Nietzsche’nin ‘übermensch’ (üstün insan) kavramı temel alınarak yaratıldı ve her filminde de bu yönü mutlaka vurgulanıp senaryoya güzel bir şekilde monte edildi.

Filmde Wonder Woman hakkında aslına bakarsanız çok bir bilgi sahibi olup yorum yapabilmek pek de mümkün değil. Çünkü gerçek kimliği ile sadece iki tane kilit sahnede ortaya çıkıyor. Dolayısıyla filmde rahatsızlık uyandırıcı bir şey “şimdilik” göze çarpmıyor. Zira karakter hakkındaki geniş yorumlarımı, Kasım 2017’de gelecek olan ‘Justice League Part 1’e saklıyorum.

Filmin genel vasatlığından bahsederken bu olguları kapatan bir şeye dikkat çekmek de tabii ki mümkün. Batman Trilogy, Inception ve Interstellar gibi filmlerin vazgeçilmez bestecisi Hans Zimmer. 2007 yılında Need For Speed ve en son Mad Max’ın soundtracklerinden de sorumlu olan Junkie XL ile el ele verip gerçekten de insanı filmin içine sokan olağanüstü müzikler bestelemiş.

Filmin henüz proje aşamasında olduğu dönemlerde, Batman’i Ben Affleck’in canlandıracağını öğrendiğimizde ben de dahil epey bir insan tepki göstermişti. Ancak oyuncunun bu eleştirileri tamamen olmasa bile, önemli bir kısmını bertaraf ettiğini düşünüyorum. Yani Batman karakterinin filmde göze çarpan noksan yerleri oyunculuktan değil, tamamen senaryonun basitliğinden kaynaklanıyor. Filmde Batman’ın yaşadıklarından dolayı artık bazı şeyleri ayırt edememesi ve Superman’in iyi olmasına rağmen kendisinin yol açtığı yıkım ve felaketlerden dolayı iç dünyalarında yaşadıkları çatışmalar, filmin asıl bombası olan Lex Luthor karakteri tarafından çok iyi kullanılıyor. Karakter çok iyi monte edilerek, iki kahramanımızı büyük bir ustalıkla birbirine düşürecek kadar iyi kurgulanmış. Buna rağmen çok güzel bir oyunculuk performansı olsa da bir karakter ‘ziyanlığından’ söz edilebilir. Şöyle ki, Lex’i canlandıran Jesse Eisenberg filmde o kadar manik ve harika bir performans sergiliyor ki, kesinlikle Heath Ledger’den sonraki Joker karakterini(hatta belki de daha iyi bir şekilde) canlandırabilirdi. Yönetmenlerin bunu görememesi ya da tercih etmemesi pek akıl karı bir iş değil. Siz de filmi izleyince hak vereceksiniz diye düşünüyorum.

Gelelim son dönem “Super hero” filmlerinde kaçınılmaz bir sorun haline gelen ve Star Wars’tan sonra bu filmde de nasibimizi aldığımız akıcılık ve senaryo sıkıntısına…

Son dönemde, özellikle yüksek bütçe ve görsellik ile ayakta kalmaya çalışan filmlerde, adeta “Mermi icat oldu mertlik bozuldu” sözünü doğrularcasına bir sıkıntı baş göstermeye başladı. Burada söz konusu mermi tabii ki ileri teknoloji ve görsel efektler oluyor. Teknoloji ilerledikçe, görsel imkanlar ve kurgu yaratıcılığı keşfedilmeye başlandıkça filmler ister istemez samimiyetinden çok şey kaybetmeye başladı. 90 dakikalık bir filmden, kendine bir insan olarak ana tema belirlemeye çalışmak, %70’i görsel şovdan ibaret son dönem filmlerinden sonra artık tamamen imkansız bir hale geldi. Bunun için sanıyorum ki özellikle yıllanmış ve çizgi romandan gelme karakterleri filmlerde işlerken, bunu olabildiğince maddiyat kaygısı gütmeden oluşturmak gerekiyor ki bu da artık sektörde imkansız bir hale geldi diye düşünüyorum.

Önümüzdeki günlerde yine birer Marvel klasiği olan Captain America ve Iron Man’i izleyeceğiz. Bakalım son dönemlerdeki super hero filmlerine ait korkularımız bizi tekrar haklı çıkaracak mı?

Yorum Bırakın:

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır

Site Footer