Elif Çongur: Biz Neysek Futbolumuz da O!

Bu söyleşi 29 Kasım 2015 tarihinde Jiyan‘da yayımlanmıştır.

Bugüne kadar spor alanındaki politik yazılarıyla tanıdığımız Elif Çongur “Senin Adamın Gol Diyo” isimli İmge Kitabevi’nden çıkan yeni kitabıyla karşımızda. Çongur’la Türkiye’de artık pek de keyfi kalmamış bir şeyi, sporu ve onu politikasız yazabilmenin imkansızlığını konuştuk.

Öncelikle söyleşi teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkürler. Biliyorsunuz biz genellikle siyasi blog olarak tanımlanabilecek bir kategorideyiz; ama tribün isimli spora ayırdığımız özel bir köşemiz de var. Burada yazılan yazıların ortak paydalarından biri de hep endüstriyelleşen spor alanları oldu. 101 seviyesinde bize anlatır mısınız nedir bu futbolun (sporun) endüstriyelleşmesi dediğimiz mesele?

Rica ederim. Ben teşekkür ederim esas. Aslına bakarsanız iyi fikir değil bi akademisyene bu şekilde, “101 seviyesinde anlatır mısınız” diye pas vermek. Pas bu şekil gelirse lafı uzatırım da uzatırım ben şimdi. Geçen ders anlatırken “Hocam yalnız bizim diğer dersimiz başlıyo” diyenlere “Bu ders bitmeden ne demek diğer ders başlıyo? Nasıl başlıyo?” dedim. “Hocam bir saat oldu bu dersin süresi biteli” dediler. Durun o zaman kısa kısa, darlamadan, uzatmadan anlatmam gerekirse; sporun endüstriyelleşmesi, özellikle 80’lerden başlayarak sporun; “para”, “doping”, “sponsorluk”, “marka” gibi kavramlar tarafından kuşatılmasıdır. Sporla sporcuyla kurulan her türlü para ilişkisidir. Ve böylece amatör ruhun, olimpik ruhun ölümüdür. Antik Olimpiyatlarda başarılı sporculara, ödül olarak yabani zeytin dallarından taçlar takılmasının yerini milyon dolarların almasıdır. Başarının büyük şairlerin şiirleriyle ödüllendirilmesinin yerine sporcularla yapılan reklam anlaşmalarının gelmesidir. Sadece 2014 Soçi Kış Olimpiyat Oyunları’na baksak bile aşağı yukarı anlarız meseleyi. 51 milyar dolarlık bütçe. Türlü yolsuzluk iddiası. Çevre katliamı. İnşaatlarda insanlık dışı koşullarda çalıştırılan göçmen işçiler. Binlerce sokak hayvanının katledilmesi. Sporun endüstriyelleşmesi, mutlak başarı hırsıdır. Kazanmak için her yolun mubah sayılmasıdır. Şikedir. Yayıncı kuruluş laflarıdır. Alt liglerde oynayan özlük hakları korunmayan güvencesiz futbolcudur. Tek taraflı çıkar anlayışıyla düzenlenmiş sözleşmedir. Statlara reklam panoları konduğu için daralan antrenman alanıdır. Lisanslı üründür. Dopingtir. Passolig eziyeti yüzünden iki yıldır tribüne hasret olmaktır.

senin-adamin-gol-diyo-kitabi-elif-congur-Front-1Sizin köşe yazılarınıza yansıyan futbolun “güzel” yönleri genel olarak nostaljik bir çerçeveye dayalı. Bir ruh kirlenmesi mi yaşıyoruz? Güncel futbol ortamında süper lig ve benzeri “birinci liglerde” artık amatör ruhlu mutluluklar hayal mi?

Yazılarımdaki, sözünü ettiğiniz geçmişle barışık ton, biraz da, sporla kurduğum bağın çocukluğumda başlamasıyla ilgili. Oralarda spora ilişkin güzel anlar, anılar, tanıklıklar var. Çokça bundan ötürü eski vakitleri sıklıkla anıyor olmam. Evet elbette ruhumuz kirli. Kirlendi. Son yıllarda daha çok. Giderek de kirleniyor. Birilerinin çok büyük acılarına “Oh olsun” denen bir yerde, zaten temiz bir ruhtan filan söz etmek olası değil. Hepimize sıçrıyor kirlilik. Kötülük hayatımıza siniyor. Futbolumuza mı yansımasın. Ama yine de güncel futbol ortamında da zaman zaman amatör ruhlu mutluluklar yakalıyoruz. Ben yakalıyorum en azından. Yakalamak istiyorum. Yakalamak için elinden geleni yapıyorum. Kuyruğundan tutarsam bırakmıyorum o amatör mutlulukları. Tam burasını seviyorum ben zaten bu işin. Meselem burasıyla. Milyon dolarların konuştuğu bi yerde, o milyon dolarların sustuğu, başka şeylerin konuştuğu anları seviyorum. Sanki ağızdan kaçmış gibi. Elinden kaçmış gibi. Refleks gibi yapılan güzel hareketleri. Çok az var ama var. İlaç gibi. Su gibi var. Bilic buralardayken sık sık yaşadık mesela. Bi derbi maçta, o gerginlikte, başka hocaların afra tafralarından geçemeyeceğimiz, hayatın sırrını çözüyormuş havalarından ne yapsak kaçamayacağımız bir durumda, Bilic gitti rakip takımın, Fenerbahçe’nin oyuncusu Gökhan Gönül’le şakalaştı. “Ordan çıkmadı, ordan değil burdan kullan tacı” gibi bi şeyler yaptı.  Sonra “Şaka şaka, şaka be oğlum şaka” der gibi güldü Gökhan’ın hayretler içindeki gözlerine. Gülüştüler. Çok güzel bir andı. Şakalaşmak çok uzak bizim futbol dünyamıza. Şaka, mizah, hafife alma. Bunlara müthiş mesafeliyiz. Çünkü bi yandan da amatörlüğü kötü bi şey sanıyoruz. “Amatör” sanki “Bir işi para kazanmak amacıyla yapmayan kimse” demek değilmiş de “işi az bilen”, “yeni başlayan”, “yetersiz” demekmiş gibi davranıyoruz. Sürekli birilerini profesyonelliğe davet ediyoruz. İşin içinde para kazanmak yoksa sevmiyoruz. Para kazanmak varsa zaten şakaya, nükteye, eğlenmeye filan yer bırakmıyoruz. Semih Kaya’dan da hatırlıyorum böyle bir amatör mutluluk anı.  O da bir derbi maçında, hem de rakip takımın baskılı oynamaya başladığı bi anda aut kararı veren hakemin yanına gidip “Hocam benden çıktı” demişti.  Beşiktaş U19 Takımı’ndan Eslem Öztürk, haksız kazandıklarını düşündüğü penaltıyı kalecinin kucağına bırakıvermişti bi de. Mutlak başarı hırsının ötesine düşen böyle hareketler, beni amatör mutluluk fikrine yaklaştırıyor işte zaman zaman. Çok şahane.

İngiltere’de örneğin, öğreniyoruz ki bazı taraftarlar takımlarına kızıp yeni kulüpler açıyorlar söz konusu futbol olduğunda. Nedir bu inancın, hırsın sebebi?

Ben bu işin, futbol taraftarlığının, akılla fikirle filan açıklanacak bi şey olduğunu sanmıyorum. İnançla ya da hırsla açıklayamam. Açıklanması da çok gerekir mi bilmiyorum. Aşkla sevileni aklın terazisiyle ölçmemek lazım belki de. Acayip iş orası muhakkak. Takıma kızıp kulüp açmak kadar, antrenmana baklava getirmek de acayip bence. Çok acayip. Sevgiye bak. Verilen kıymete bak. Baklava dünyanın en güzel şeyi, alıp onu götürüyor antrenmana. Fıstıklı.

Yazılarınızı bir kitap olarak bir arada okurken daha iyi fark ettim; bir spor yazarının da kendine tutturduğu bir dil, kendini konumladığı bir yer var. Siz Türkiye spor medyasında kendinizi hangi taktiğin hangi pozisyonunda konumlandırırsınız ve sizin dışınızdaki medya aktörleri nerelerde duruyorlar?

Ben yazılarımı oyunun içinde herhangi bi taktiğin, herhangi bi pozisyonun içinde değil de tribünde konumlandırıyorum daha çok. Çok seviyorum bu oyunu. Tribün en şahane yer o yüzden. Seyrediyorum, keyif alıyorum, duygulanıyorum, sinirleniyorum, düşen futbolcu için “Ayy” diyorum, kalkınca rahatlıyorum, çok terlediler mi sırtlarına havlu sokasım geliyor. Bu duyguyla, bu kafayla, bu dille yazıyorum. Beslendiğim, takip ettiğim, sevdiğim, saydığım, önemsediğim spor yazarları, programcıları, yorumcuları var. Bazılarından da düz, ters, çapraz, her türlü koşu ile kaçmaya çabalıyorum.

Türkiye’de devlet futbol ilişkisine nasıl bakıyorsunuz? Ve bu sorunun devamı olarak Türkiye’de toplum ve futbol arasındaki ilişki nasıl?

Türkiye’de devletin futbolla ilişkisi hep “Aman spora siyaset karışmasın” riyası üzerinde yükselmiş. “Ne sağcıyım ne solcu futbolcuyum futbolcu” saçmalığı üzerinde. Siyasal iktidar, kulüplerin kuruluş süreçlerinden başlayıp, federasyon seçimlerine kadar, sporda her tür düzenlemenin içinde yer almış ve fakat herhangi bir muhalif söyleme asla izin vermemiş. Evvel ezel. Yakın zamanda statlarda davulun bile yasaklandığı günler yaşadık. Maç yayınlarında slogan seslerinin kısıldığı, siyasi içeriği olduğu öngörülen pankartlar toplandığı günlerden geçtik.  Sonra passolig işte. Esasında devlet futbol ilişkisinin özeti bence şu: Aman spora siyaset karışmasın ama siyaset spora her türlü karışsın. Sorunuzun devamındaki ilişkiye, toplum ve futbol arasındaki ilişkiye bakınca da “Gözler kalbin aynasıdır yalan nedir bilmez onlar” gibi bi ilişki görüyoruz. Biz neysek futbolumuz da o. Ankara katliamında ya da Paris’teki saldırılarda hayatını kaybeden insanların statlarda ıslıklanmasını başka türlü açıklayamayız. Toplum ve futbol arasındaki ilişkiyi yeniden tarif edecek, birbirlerini değiştirip dönüştürmelerini sağlayacak, birbirlerini ileri taşıyacak şey örgütlü taraftar. Örgütlü, akıllı, vicdanlı taraftar.

Geçtiğimiz günlerde Twitter’da bir flood vardı. Yunanistan’da tuttuğunuz takıma göre karakter analizi yapıyoruz. Sizce futbolda böyle bir şey mümkün mü sahiden? 

Bu tür bir analizin aslında çok eğlenceli olabileceğini, bunun bi tür şaka olduğunu, rakip takım taraftarlarının böyle vesilelerle tatlı tatlı atışmasının çok şahane bi şey olduğunu bilebilseydik mümkün olurdu tabii. Ben de hemen yapıverirdim bi tanecik. Meslek icabı ömrüm oyun kişisi/ karakter analiziyle geçiyor zaten. Macbeth öyle, Hamlet şöyle diye. Bayılırım. Fakat izninizle bu topa girmeyeyim.

Türkiye’de kadınların futbolla ilişkilerini babaları ya da partnerleri üstünden kurduklarına dair bir önyargı var? Bu bakış açısı ile ilgili düşünceniz ne?

Futbolun “erkek işi” olduğuna kayıtsız şartsız inanılan bir zeminde kaçınılmaz olarak böyle oluyor bu. Çok şaşırtıcı bi durum değil. Öyle öğreniliyor, e kadınlarda bi biçimde futbol bilen, seven, ilgilenen bir erkek üzerinden kurmak ya başlatmak durumunda kalıyorlar ilişkiyi. Genel olarak böyle oluyor diyelim. Mesele, futbolla ilgilenen kadınların, erkek dünyasına girebilmek için ya da hadi tam söyleyelim sevgilerine filan “yaranmak” için futbolla ilgilendiklerini düşünen kafada. Esasında kadınların futbolu sevmediğini, anlamadığını, bunun da aslında hiç mümkün olmadığı üzerine var olan önyargıda sıkıntının büyüğü. Bu memlekette her şey biter “kadınlar ve ofsayt” üzerine yapılan espri bitmez mesela. Çok tuhaf, kadınların futbolu anlayamayacağına dair inanç en çok ofsayt meselesinde devreye giriyor. Çok zor çünkü ofsayt, çok karmaşık, ancak erkek kafası anlar. Öyle olsun.

Bölgedeki Dersimspor, Amedspor gibi takımlar politik kimlikleriyle öne çıkıyorlar. Her geçen gün fan kitleleri büyüyor. Bu politik atmosferde alt liglerdeki bu takımların bu moral desteğe olumlu karşılık verebileceğini düşünüyor musunuz?

Ben on iki eylülden beri derdimi tasamı kederimi sporla dağıtmaya çabalayan biriyim. Dört yaşındayken, babamı gözaltına aldıklarından beri. O yüzden bana, bunca acının arasında futbolun azıcık da olsa bize iyi geleceği fikri uzak gelmiyor. Özellikle yaranın en çok kanadığı yerdeki futbol takımlarının bize ve birbirlerine olan moral desteği kadar bizim de onlara olan desteğimizi kıymetli buluyorum. Oralarda, Dersim’de, Amed’de bir adım atarsan sana on adım atarlar, bi yer sorarsın seni adrese teslim ederler, “çay ocağı” dersin çay demleyip önüne koyarlar. Futbolda da böyle olacaktır. Futbol takımları aldıkları desteğe karşılık verecektir.

Bir buz pateni şampiyonu ve eğitmeni ile yalnızca futbol konuşmayalım dedik. Yine bir “yeni başlayanlar için” sorusu: Türkiye’de buz pateni sahiden ne durumda, uluslararası bir başarımız var mı, olabilir mi, olamaz mı?

Bak yine bana topu kulak memesi kıvamına getirteceğim şekilde pas veriyosunuz. Peki madem. Türkiye’de buz pateni çok acayip bir hikâyeye sahip. Seksenlerdeki Kış Olimpiyatları, Avrupa ve Dünya Şampiyonası yayınlarıyla büyümüş bi kuşak var. Hatta Türkiye’de başka hiçbir spor, bu biçimde, böyle anneanneli torunlu, misafirli komşulu seyredilmemiştir diyebilirim rahatlıkla. Türkiye’nin buz pateni tarihi de zaten yarışmaları izleyip izleyip çocuklarıyla buza atlayarak sonradan onların ülkenin ilk kuşak buz patencileri olmalarını sağlayan bu anne babalardan oluşur. O anne babalar akıl almaz işler yapmıştır o kuşak buz pateni yapabilsin diye. Kendi kendilerine yarışma düzenlemeye kalkmalar, antrenörlük yapmalar, buzun üstünden kar küremeler, jüri olmalar, federasyon kurmalar, para bulup buluşturup yurt dışından hoca getirmeler, neler neler. Bugün de bir başarıdan söz edebiliyorsak, Alper Uçar’dan mesela, yine ailesinin akıl dışı emeğinin, özverisinin, çabasının sonucudur bence. Buz pateni kulüplerinin temel amacı kurslarla para kazanmak ki o arada sporcu yetişirse ne âlâ. Devletin ne tür bi spor politikası var malum. O yüzden aile desteği olmadan, anne babalar çırpınmadan, büyük paralar akıtmak zorunda kalmadan Türkiye’de kalıcı bi başarı kazanılamaz buz pateninde. Ha tek tük belki. Ama yine de, onların altından da, emin olun müthiş zorlu öyküler çıkar. Bu arada biliyosunuz, şahane bi öykü var Türkiye buz pateni tarihinde. Bir futbolcu tarafından yazılan. İlhan Mansız’ın taa otuz yaşından sonra başladığı buz pateninde yakaladığı başarı. Müthiş bir ilerleme sağlaması, başarısını olimpiyat vizesini zorlamaya kadar taşıması. İnanılmaz. “İnanılmaz” diyorum, hiç sevmem şu lafı ama bile bile diyorum, altını çize çize söylüyorum, çünkü gerçekten inanılmaz. Çok zor spordur buz pateni. Epey erken yaşta başlanması icap eder. Teknik zorlukları ayrı derttir, artistik zorunlulukları başka beladır. Gıcık bir spordur. İnsanı sinirlendirecek kadar mükemmeli kovalar. O yüzden İlhan Mansız’ın, Türkiye futbol tarihinin James Dean’inin buz pateni hikâyesi inanılmazdır. Çok güzeldir. Kendisi gibi.

Yorum Bırakın:

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır

Site Footer