Şeyhmus Diken Röportajı

Bu röportaj 22 Kasım 2015’de Jiyan‘da yayımlanmıştır.

Kimilerine göre Diyarbekir’li Şeyhmus Diken, kimilerinin ise Şeyhmus Abi’si. Bu aralar İstanbul’da olduğunu sanıp telefon açarak “Şeyhmus Abi çok zamanını almayacağım Cumartesi uygun musun?” dediğimde “Yahu benim İstanbul’da ne işim var? Diyarbekir’deyim ben Diyarbekir’de!” dedi ve işte tam da o an içimde ateşli bir Diyarbekir’de olma isteği doğdu.

Şeyhmus Abi, anlatmak istediklerini nokta atışıyla anlatan ve hiçbir şekilde hedef saptırmadan duygularını bize yansıtabilen nadir insanlardan. Yüzyüze olsak ne olmuş, mail ile yazışsak ne olmuş? Ben almak istediklerimi aldım bile. Buyrunuz;

Öncelikle Kürt Edebiyatı ile ilgili görüşleriniz nelerdir? Türkiye’de Mehmet Uzun’un edebiyatta yeterince karşılık bulduğunu düşünüyor musunuz?

Kürt Edebiyatı derken ne anlaşılması gerektiğine bağlı! Eğer sadece Kürtçe yazan Kürt Edebiyatçıları ise meram; son yıllarda hayli mesafe katedildiğini ifade etmeliyim. Bunda şimdi “gerginliğin” hayli üst perdeye tırmanmış ve “çatışmalı hâle” evrilmiş olduğu söz konusu olmakla birlikte; Kürt Siyasi Hareketi ve temsilcileri ile karşılıklı olarak “masaya oturma” evresine gelinmiş olmasının “siyaseten” payı hayli büyük. Yani Kürtler; “yoğ” iken, resmen yok muamelesi görüyor iken, “görünür” bir hâle evirildiler. Resmikabul aşamasına geldiler. Tabi mücadeleleri ile! Bu edebiyatta (Kürt edebiyatında) karşılığını buldu.

Daha önceleri Kürt Edebiyatının köşe taşı olarak kabul gören Erebê Şemo’nun Şivanê Kurmanca’sından bu yana sanki üzerine “ölü toprağı” serpilmiş / serpiştirilmiş bir lokal alana / dar alana sıkışmış bir durumda idi “Kürt(çe) Edebiyatı. Mehmed Uzun sanki bir istisna olarak İsveç sürgünlüğü üzerinden Kürt Dilinin kabuğunu kırarak İsveçce, Türkçe yazmanın yanında edebiyatını da Kürtçe yazıp yaparak bu eşiği birey olarak aştı. Kürtçe Edebiyatı sınırları aşırtarak Dünya Edebiyatı ile buluşturdu. Hatta Nobel Edebiyat Ödülüne aday gösterilme konusunda Kürt kimliğiyle adı ve edebiyatı telaffuz edilir oldu.

Şimdi de Kürtçe yazan Kürt Edebiyatçıları artık kendi ana dillerinde Kürtçede okunuyorlar. Henüz tam anlamıyla arzulanan düzeyde olmasa da giderek gelişiyor ve yaygınlaşıyor. Hatta Kürtçe yazılan eserler Türkçe ve diğer dillere çevrilerek o dillerin okurlarıyla buluşturuluyor.

Gelelim Kürt olmakla birlikte uzun yılların asimilasyon, ret ve inkâr politikaları sebebiyle kendi ana dillerinde yaz(a)mayanlara. Mesela Türkiye’de Türkçe yazanlara, Fransa’da Fransızca, ya da Suriye’de Arapça yazanlara. Tabi bunlarla ilgili tartışma halinde olunan en manidar oldu şudur: “Kim hangi dilde yazıyor ise o dilin yazarı ve edebiyatçısıdır” deniyor. Kendi içinde haklılık payı olmakla birlikte kanımca “kısmen sorunlu” ve de haksız bir ifadedir. Örneğin Türkçe yazmakla birlikte birçok Kürt yazarı edebiyatında, ya da araştırma incelemelerinde bizatihi Kürdün meselesini yazmakta, anlatmakta. Ve tabi en önemlisi şu anda Türkiye bir “geçiş iklimi” yaşamakta. Yani Kürdün cumhuriyet reel-politiği süresince yokluktan varlığa evirildiği bir aşamayı yaşıyor. Böyle süreçlerde “İki dillilik” diyebileceğimiz süreçler ve yaşanmışlıklar gerekli ve geçerlidir. Tam da bu süreci yaşadığımızı düşünüyorum. Dolayısıyla tümüyle kendi anadiliyle yazıp konuşabilecek bir güçlü sürece geçebilmek için bir ara dönemin kaçınılmaz olduğunu düşünenlerdenim. Ve elbette Kürt olmakla birlikte Türkçe başta olmak üzere başka dillerde de Kürt kimliğini öne çıkararak edebiyat yapan ve aydın kimliğiyle tavır geliştiren hayli Kürt Edebiyatçısının var olduğu somut bir gerçeklik…

Sizinle telefonda röportaj için konuşurken de “Diyarbekir” dediğiniz zaman farklı ve özel bir tonda geliyor gibi sanki. Diyarbekir’in sizin için önemi nedir? Etkileyen unsurları var mı?

Tabii ki vardır, olmaz olur mu? Küresel dünyada insanlar “Kapitalist Modernite” adı konulan hâli pür melalin içinde hızla kimlik ve kişilik kaybına uğruyorlar. İnsanlar için “kök” ya da “köken” denilen durum artık unutulmaya yüz tutmuş “Mandingo” savaşçılarının hikâyesini anlatan “Kökler” dizisinde kalıyor gibi!

Dolayısıyla bu baptan hareketle Küresel taarruza karşı biz edebiyatçıların, yazar ve entelektüellerin “varoluş” sebepleri olan kendi şehirleri üzerinden dünyaya seslenmeleri benim açımdan çok önemli ve anlamlı. Beşbin yıldır hayatın kesintisiz sürdüğü şimdilerde “resmi” adı Diyarbakır olan! Ama tarih boyunca Amid, Amida, Dikranagerd, Diyarbekir, Amed olarak isim yapmış ve otuzun üzerinde kavmin gelip geçip iz bıraktığı bir kentin “hemşehrisi” bir de yazanlarından biri olmak dünya içinde çok ciddi bir kazanım diye düşünüyorum. Yoksa Diyarbakır’a bir röportaj ya da bir haber veya gezip görmek için gelmeğe / gitmeye yeltenen bir Fransız’ın “Sırrını Surlarıan Fısaıldayan Şehir, Diyarbakır”ın Fransızcası ile buluşup okuyarak gelmesi ve o heyecanı yazarı ile birlikte buluşarak yaşaması nasıl açıklanabilir.

Dünyada elbette bunun kadirli-kıymetli örnekleri var. Benimkisi Diyarbekir’e dair olanı sadece. Şehirle birlikte anılıyor ve kabul görüyor olmak da benim açımdan hayli keyif ve gurur verici bir durum. Hem sonra Diyarbekir bir “taşra” şehir değil ve asla da taşra olmadı. Taşralaştırılmak istendi / isteniyor. Ama şehir inadına direndi. Alternatif Muhalif Metropol’üm dedi ve bunu bir “Başkent” gibi dünyaya anlattı  / anlatıyor.

Seçim sonuçlarını nasıl yorumluyorsunuz? HDP ve Kürt Özgürlük Hareketi bundan nasıl bir sonuç çıkarmalı?

Seçimler takdir edersiniz ki temel belirleyici unsur değil! Değerlendirilmesi gerekendir sadece. Kürdistan için seçimlere baktığımızda iki seçimin en belirleyici tarafı şu oldu ki; artık Kürtler legal siyasette kendilerine ve dostlarına / paydaşlarına “Kalıcı” bir yer açtılar. Eskiden sol ve diğer muhalif kimlik yüzde bir, iki gibi “diğerleri” diye tabir edilen bir ötekileştirilen, ya da yok sayılan bir temsiliyetsiz yüzde ile anılıyordu. Ama bugün artık muktedirin kaldırmamak / düşürmemek’de ısrar ettiği Siyasal Barajını başına yıkan bir konumla siyasette var oldu. Bundan sonra da giderek yükselen bir trend izleyerek Muhalif kimlikle siyasette hak ettiği yerini alacak. Bu en önemli gösterge.

Tabii ki bizim sosyalist literatürden öğrendiğimiz çok şey var. Mesela Egemen Sınıfların asla iktidarlarını kendi istekleri ile mesela seçimle bırakmayacakları gerçekliği. 7 Haziran 2015’den 1 Kasım seçimlerine kadarki altı aylık süre bunun çok somut göstergesidir. Bu süre içinde çok katı, baskıcı, şiddeti devlet üzerinden en üst seviyede tırmandıran bir seçim dönemi halka ve halktan yana siyaset yapmaya yeltenenlere reva görüldü. Buna rağmen baraj aşıldı. Yedi Haziran’a göre bir miktar oy da kaybedildi. Bunun analizini seçim akşamı yazdığım “Ölümle Tehdit Edip Sıtmaya Razı Etmek” yazımda dile getirdim. Tekrar etmeyeyim, ilgi duyanlar tıklayıp okurlar…

Şu bir vurgu olmalı ki; Adalet ve Kalkınma Partisi istediği kadar abartılı bir yüzde ellilik “sahiplik” üzerinden diğerlerine “kölelik” dayatmasında bulunsun! Bunun geleceğe dair hiçbir ama hiçbir karşılığı yok! Mecburen kendisinin de siyaseten bir süre daha (miadı dolana kadar) siyaset yapmasına fırsat verecek olan “Çözüm Süreci” ya da adı her ne ise yeniden ve yenilenmiş ve dahi kabul görecek bir hâl ile Müzakere-Mütareke’nin başlamasına ve çözümüne “EVET” diyecek, başka da şansı yok…

Siz Diyarbekir halkında 7 Haziran’dan 1 Kasım’a kadar geçen sürede seçime dair bir değişiklik gözlemlediniz mi?

Bakın biz bu gözlemi bir arkadaşım Nurcan Baysal ile birlikte bütün bir 2014 yılı boyunca “Sahada”, Türkiye Kürdistanı’nın 17 şehri, beş ilçesi bir de Köyünde (Roboski) yaptığımız çalışmanın kitaplaşmış hâli olan “Kürdistan’da Sivil Toplum” kitabımızda anlattık. (İletişim yayınları 2015 Mayıs, 912 sayfa). Birebir sahada görüşme yaptığımız büyük çoğunluğu Kürdistani bakan 83 sivil toplum örgütünden çoğu, böyle yürüyen bir “Barış ve Çözüm Süreci”nin pek de inandırıcı olmadığını zaten dile getiriyorlardı. Bu Diyarbekir için de böyleydi. Diyarbekir bu kitapta en çok örgütle 29 stk ile yer aldı. Gönül isterdi ki “yanılaydık”, ya da sivil toplum örgütleri yanılsaydı! Ama olmadı ve doğrulandı. Dolayısıyla insanlar direndiler, oylarını da verdiler. Şimdi de topyekûn cezalandırılıyorlar. Yerleşkeler günler haftalar süren sokağa çıkma, öldürme, göç ettirme, yakıp yıkma durumu ile baş başa bırakılıyor. Yetmiyor, HDP’nin  5 Haziran Mitinginde patlatılan bombanın devamı olan Suruç ve Ankara bombalamaları yaşatılıyor.

Ve ne garip, ne tuhaftır ki; kendilerini bir defalık “oy” ve “yol” arkadaşı gibi görenler Kürtlerle aralarına mesafe koymayı yeğliyor. Kürt kendi merhemini kendi yarasına sürsün istiyor(lar)…

Tarih bu günleri unutmayacak, elbette yazacak. Kim kime dar zamanda, zor zamanda ve tuhaf vakitlerde nasıl selam verdi, ne dedi, ne yaptıyı gayet iyi yazacak. Hiç kimsenin kuşkusu olmasın…

Bölgede olan arkadaşlarımızla ettiğimiz sohbetlerde oradaki gençlerin barıştan vazgeçtiklerini ya da umutsuz olduklarını gözlemliyoruz. Siz nasıl bakıyorsunuz?

Barış’ı bütün zorluklarına rağmen bütün zamanlarda en çok dile getiren Kürtler oldu. Bugün de öyle. Çocuğunun ölüsünü gömemeyip dondurucuda saklayan ana da, kuşlarına yem vermek için dama çıkan eşinin ölüsünün yanında ağıt yakan kadın da, 13 yaşındaki kızını fırına gönderirken ölüsü ile karşılaşan ebeveyn de bugün “kin gütmeyip” hâla “Barış olsun. Bizim yüreğimiz yandı. Başka anaların yüreği yanmasın” diyorsa Barış hâla umuttur ve dillendirilmesi gerekendir.

“Barıştan vazgeçme” meselesi ise sanırım Ankara resmi devlet yapılanmasının cumhuriyetle yaşdaş olan en eski “fabrika ayarlarına geri dönme” mantığında aranmalı, sorgulanmalı.

Son günlerdeki mevzuya dönecek olursak; BirGün’den ayrılan insanlarla konuştuğumuzda kırgın oldukları göze çarpıyor ancak veda yazılarında bu durumun tam tersi, BirGün sevdalısı gibi bir tutum görüyoruz. Bunun sebebi nedir?

Başkaları için bir şey demeyeyim ama en son BirGün’le “yolu ayrılan” ben olduğum için cevabını vereyim. 12 yıl yazdım BirGün’de; 14 Nisan 2004’den Kasım 2015 ortasına kadar. Az değil tabii! Elbette bir şeyler bekledim, ama karşılığı şu oldu: Hiçbir zaman yüzyüze gelmediğim; çapının, kapasitesinin ne olduğunu bilmediğim İbrahim Varlı adında biri gazete adına yolladığı bir maille “yol arkadaşlığımız buraya kadar” demeye getirerek “yeni yazarlara yer açmak için haftada bir periyodu yerine ayda bir yazma fedakârlığında bulunma”mı istedi. Ben de verilmek istenen mesajı almış alarak anında cevaplarını verdim ve “iyisi mi hepten fedakârlık yapayım da artık yazmayayım” deyip noktayı koydum.

Gayet naif bir yazıyla okurlara veda ettim. Giderken 12 yıl boyunca beni okuyan okurlara her zamanki üslubumla veda etmeliydim. Bunu yaptım yazımla. Ama kırgınlığım ve tepkim asla soğumadı tabi. Çünkü bana reva görülen bu olmamalıydı. Her şeyin bir adabı, bir edebi, bir üslubu vardı. Böyle mi olmalıydı? Kendi ifadeleri ile çelişiyorlardı, gazeteyi yedi binlerden otuz binlere taşıyan ve başından beri istikrarla yazmayı sürdüren yazarlarına “popüler” olacağız seninle ayrılıyoruz derken bile böylesine saygı sınırlarının hayli altında kalan bir üslup tabi ki benim açımdan kabul edilemezdi.

Ki yalnız ben değil, dostlarım, arkadaşlarım ve çoğuyla hiç tanışmadığım vefakâr okurlarım da kabullenmedi. Bana da yazdılar gazeteye de yazdıklarını dile getirdiler. Sadece birinin adını telaffuz edeyim ÖDP Genel Başkanı Alper Taş twitter adresime yolladığı özel mesajda “Sevgili Şeyhmus Abim. Gazetemizin size yaptığı hiç hoş olmamış. Bir okurun kardeşin olarak teşekkür ederim emeğine. Tepkimi gazeteyi arayarak ifade ettiğimi belirtmek isterim. Saygıyla, sevgiyle.” Diye yazdı. Benzer ya da farklı duygularla kamuoyunca bilinen ya da bilinmeyen şahsiyetlerin binlerle ifade edebileceğim mail, telefon, facebook ve twitter mesajlarını aldım.

Sevdamız tabii ki dostluğa, kadir kıymet bilirliğedir. BirGün ekibinin bu vefasızlığını ve hadsizliğini asla unutmayacağım bunu bilsinler…

– Jiyan hakkındaki görüşleriniz nelerdir? Jiyan’a yazmak ister misiniz? 

Şeyhmus DİKEN: Yazmaya başladık bile…

Yorum Bırakın:

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır

Site Footer