Demokratik Özerklik

Bu yazı 27 Eylül tarihinde Jiyan‘da yayımlanmıştır.

Devlet ve İktidar Toplum Dışıdır

Günümüzde Kapitalizminin ya da Kapitalist Modernite’nin içinde bulunduğu derin krizden ve akabinde bu krizin yol açtığı derin çatlaklardan rahatlıkla bahsedebiliriz. İktidar ve sermayenin aracı olan devlet, artı değeri gasp ettiği sürece durmadan savaş haline ihtiyaç duyar. Bu ortaya çıkan krizi savaş ile ertelemek, savaş mekanizmaları ile toplumu yeniden yıkıp yönetebilmek, her dönemde olduğu gibi bu dönemde de devletin ihtiyaç duyduğu mekanizmalardan biri haline geldi. Bu savaşın ve krizin kendisi yapısal ve tarihseldir. Yapısal ve tarihsel olan bu krizi doğru analizler içerisinde çözüme kavuşturmak elbette mümkün. Ancak, devletçi ve iktidarcı sistemin açığa çıkardığı  bu sorunu son 400 yıllık insanlık tarihinde, iktidar ve devleti esas alarak çözmek nasıl mümkün olmadıysa, bundan sonra da mümkün olmayacak. Çünkü, devlet ve iktidar toplum dışıdır. Milyarlarca yıllık ekosistemin milyonlarca yıllık kesitinde devlet hiç yoktu ve toplum hiyerarşik bir yapıya sahip değildi. Toplum üzerinde erk ve iktidarı bulunduran herhangi bir güç olmadığından toplum demokratik ve ekolojik olarak kendi kendisini yönetebiliyordu. Ne zaman ki kadın üzerinde erkeğin tahakkümü başladı, ne zaman ki erkek kadını sömürgeleştirmeye başladı, o sömürgeleştirme ilişkisiyle birlikte toplum üzerinde erk, güç ve iktidar oluştu. Oluşan bu kavramlar ise hiyerarşik yapıya bağlı olarak kendisini devamlı olarak sürdürmeye ve yenilemeye çalıştı. 6000 yıldır değişti, dönüştü, biçimsel ve niteliksel bir kısım yapılarla kendi varlığını bize dayatarak sürdürdü ama son 400 yıl boyunca özellikle devletçi-iktidarcı sistem olarak adlandırdığımız Kapitalist Modernite’ye karşı olarak da, Demokratik Modernite’nin bitmek tükenmek bilmeyen mücadelesi devam etti, hala da ediyor. Ne zaman ki iktidar, ne zaman ki hiyerarşi, güç ve erk’in merkezileşmesi ortadan kalkar, o ana kadar bu mücadele kıyasıya devam eder. Beş yıl öncesine gittiğimizde, Küresel Emperyalizm halkları kendi altına almak için “Ya bendensin ya da değilsin” diye iki seçenek sunuyordu. Kürt Özgürlük Hareketi (KÖH) ise, bu ikisini de reddederek, bu sistem olmadan da hedeflerimizi hayata geçiririz diyebilmişti. 14 Temmuz 2011’de Demokratik Toplum Kongresi bizzat devletçi-iktidarcı sistemin içinde demokratik özerklik ilan ederek bunun inşa çalışmalarına başlamıştır. Oslo görüşmelerinde ise, ilan edilen demokratik özerklik gerekçelendirilerek masa devrilmiştir. Şu anda da savaşın gerekçesi olarak ilan edilen demokratik özerklik talepleri öne çıkarılarak savaş hali devam ettiriliyor. 28 Şubat mütabakatını dinlemeyen ve masayı devirerek KCK’ye siyasi soykırım operasyonlarına devam eden de devletin ta kendisiydi.

Demokratik Özerkliği, Beslendiği Referanslar Üzerinden İfade Etmek Durumundayız.

Günümüz dünya küreselleşmesi, Demokratik Özerklik’ten yana bazı temel değişimler ile kendini yeniden biçimlendirmek zorunda kaldı. Bunların en önemlisi, “Hizmetlerin bireye en yakın birim tarafından yerine getirilmesi (Subsidiarite) ve hizmetlerin yürütülmesinde demokratik katılımcılık esastır” ilkesi. Bu ilke, hizmette halka yakınlık ya da hizmette yerellik gibi ifade edilen bir örgütlenme biçimi olarak karşımıza çıkar. Yani iktidarın Ankara’dan Rize’yi, Hakkari’yi ve Samsun’u yönetmesi değil, bu şehirlerin bizzat kendi kendisini yönetmesidir. Ya da orada yaşayanların ekonomik, ekolojik ve kültürel her türlü insani demokratik taleplerin “oradaki” insanlar tarafından karşılanması. Ayrıca 78 milyonun tümünün yönetimde, bütçede ve mecliste kararlaştırma süreçlerine dahil edilmediği bu sistem demokratik değildir. Bu manada her bir bireyin, her bir kimliğin, her bir siyasal düşüncenin, her bir cinsin, kendisini yönetimde, mecliste ve bütçede görmesi, taleplerin yansıtılması ve karşılanması sürecine dahil olması esastır. Böylece devletin giderek toplumun yaşam alanlarından elini çekmeye başladığı süreç, bize bir yandan demokratik özerkliği ya da özyönetimi getirirken, bir yandan da Birleşmiş Milletler ve evrensel hukukun gerekçelerini oluşturur. Bunlar 1990’lardan itibaren ciddi olarak tartışılmış, günümüzde de Avrupa Birliği hukuk düzeninin en önemli ilkelerinden biri olarak görülmektedir. Bu manada demokratik özerkliği, beslendiği referanslar üzerinden ifade etmek durumundayız. Demokratik Özerklik kavramını kendi başımıza kurgusal noktada ütopik bir düşünce olarak açığa çıkartmak yerine, siyasal ve tarihsel gerekçelerini de her şeyiyle oturtturduktan sonra dile getirmemiz gerekiyor. Sistem meşrudur, haklıdır ve meşruiyetini toplumun demokratik hukukundan, ekolojik toplum hukukundan, Birleşmiş Milletler hukukundan ve Avrupa Birliği hukukundan alır. Birleşmiş Milletler’in ‘Devletsiz halkların hakları’ temelinde, Kürtler de, Araplar da, Çerkezler de bu ülkede yaşayan devletsiz halklar mıdır?” sorusunun cevabı kesinlikle evettir. Birleşmiş Milletler, halkların kendi kültürlerini, dillerini, kimliklerini ve ekonomilerini yönetme hakkını evrensel bildirgelerle vermiştir. Ama ulus-üniter devletler, bu sözleşmelerden haberdar ve imza sahibi olmalarına rağmen, gerek yok hükmünde nitelendirmişlerdir.

Devletin El Değiştirmesi Sorunu Kökten Çözmüyor

Kürdistan bugün petrolün %80’inin çıkarıldığı bölge olmasına rağmen petrolden, Atatürk Barajı, Keban Barajı gibi büyük ölçekli yapıların yanında da yüzlerce HES’in ürettiği elektrikten yararlanamıyor. Bu manada toprağını ve enerjisini değerlendiremeyen, yoksulluk ve sefaletle terbiye edilmek durumunda kalan bir halk meydana çıkıyor. Bırakın statü ve kendi kimliğini özgürce yaşamayı, kendi yaşam alanını dahi özgürce ve kendi insiyatifiyle kullanma hakları da yoktur. İşte bütün bunlardan, demokratik özerklik taleplerine erişmek, Kürt halkının en doğal haklarından birisidir. Bu Wilson yasaları gereğince de böyle, Marksist Literatür’de de bu kabul edilebilir gerçeklik ve realitedir. Liberal demokrasinin de öngördüğü bir durumdur. Kürt siyasal hareketi, devletin asıl olarak yaşananların kendisi olduğu görür. Eğer bir halk açsa, açıktaysa, sefaletle terbiye edilme durumu ile karşı karşıyaysa ve inkar politikalarıyla bizzat muhattap konumdaysa, bunun tek sebebi devlettir. O halde devletin el değiştirmesi, Türkten Kürt’e ya da burjuvaziden işçi sınıfına geçmiş olması bu sorunun kökünden çözmüyor. Devlet vardır. Devletin Sosyalistlerin eline geçmesi devleti iyi kılmaz. Bu yönünden kürt siyasal hareketinin dünya deneyimleri, ulusal kurtuluş mücadelesi deneyimleri, daha nitelikli ve daha günceldir. Hatta önümüzdeki 100 yılı da okuyan bir ciddiyetle yaklaşarak devleti, iktidarı, gücü ve erki değil, halkı esas alan bir paradigmaya evrildi. Biz doğal, sınırsız, sınıfsız ve ordusuz bir topluma erişmek istiyorsak o halde hiyerarşiyi ve tahakkümü reddedip yok saymak, bunlara giden yolları kapamak ve halkın kendi kendisini yönetmesini bizzat esas almak durumundayız. Bu çerçevede de demokratik özerklik bölünmenin, parçalanmanın ve ayrışmanın değil, birliğin hayata geçirilmiş siyasal formülüdür. Bu anlamda demokratik özerklik etnik kimliği esas almaz ve coğrafi sınıra dayanmaz. Her haliyle, her halka doğrudan uygulanabilecek yöntemlerdir. Özerklik bu manada bizimle başlayan bir süreç de değildir. Örneklerine hemen hemen dünyanın her kıtasında rastlamak mümkündür. Ancak özerklik, merkezi devlet + yerel devleti getirir. Yerel birimler, milli savunma, diplomasi, adalet gibi saf kamusal malların üretimini gerçekleştiremezler. Bunlar merkezi yönetimler tarafından gerçekleştirilir. Yani merkezde savunma, diplomasi ve maliyetten sorumlu olan bir devlet vardır. Birden çok irili ufaklı devlete eğitimi, sağlığı ve kültürü devrederek maliyetin yükünü hafifletir ve yerele de kendisini yönetebilmenin yolunu açar. Devlet bu manada bizim adalet, özgürlük ve eşitlik gibi temel taleplerimizin yolu olmaktan uzaktır. Çünkü hiyerarşi vardır. Evet devlet vardır, belki yüzlerce yıl daha da hayatımızdan çıkaramayız. Ancak o varlığını sürdüredursun, biz “az devlet çok toplum” ilişkisine bağlı olarak devletin yanıbaşında devlete rağmen özgürce sokakta komün, mahallede ve kentte kadın-emek-gençlik meclisleriyle kendimizi yönetebiliriz. Aksi taktirde ise bu yönetim aygıtı içerisinde devletin yanıbaşında olursak, taleplerimizi devletin insafına bırakmış oluruz.

Yorum Bırakın:

E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır

Site Footer